Türkiye’de muhalefetin dış politikaya dair tutumu, ilgisizlikten belirsizliğe kadar pek çok başlık altında ele alınabilir. Esasen bu durum sadece partiler değil, muhalefeti oluşturan diğer unsurlar üzerinden de aynı zeminde ele alınabilir.
Bulunduğu bölgede hemen tüm sorunlara ilgisi olan, Suriye örneğinde olduğu gibi yeni ve güçlü ittifaklar oluşturan, aynı zamanda halen devam eden savaş sonrası dönemde kendi rolünü tanımlamak isteyen bir Türkiye var. Güçlü ve zayıf yanlarıyla elbette bunu tartışmalıyız.
Bugünkü iktidarın gerek zihin dünyası, gerek iddiaları ve gerekse şu ana kadar attığı kritik adımlar, bölgesinde daha güçlü, etkin ve oyun kurucu bir ülkeyi inşa etmeye uygun bir atmosferi ve zemini şekillendiriyor. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, bu inşa sürecinin yalnızca ana aktörü değil, aynı zamanda sürükleyici ve kararlı iradesi. Büyük krizler karşısında Cumhurbaşkanının güçlü liderliği, sadece kendisine oy verenler nezdinde değil, çok daha geniş bir alanda karşılık buluyor.
MUHALEFETİN TERCİHLERİ
Böyle bir tabloda başta ana muhalefet olmak üzere siyasi aktörlerden ve onları besleyen farklı kanallardan iki tercih beklenebilir.
Birincisi, kendi dış politika perspektif ve tercihlerini sadece içeride değil, dış dünyada anlatmak. Bunun etrafında bir toplumsal destek ve ilgi oluşturmak.
İkincisi, belli alanlarda iktidarla kesişen tezleri varsa bunları aktarmak. Aynı zamanda ayrıldığı noktalar üzerinden kendisini ifade etmek.
CHP’NİN ULUSLARARASI POZİSYONU
Birincisinin varlığına dair bir işaret ya da iz bulmak hayli zor. Son yılları bir kenara bırakalım. Sadece ana muhalefetin değil, diğer partilerin de bu alanda yeni bir tasavvur ya da tez ortaya koyduğuna dair bir işaret yok.
CHP, kurucu iradenin devamı ve temsilcisi olma iddiasını, bugünün bölge ve dünya şartlarında bir politikaya dönüştürebilmiş değil. Özellikle Kıta Avrupası merkezli güçler, CHP’ye destek vermek bir yana, kendi geleceğinin derdine düşmüş durumda. Dünyadaki ittifakların giderek kırılma ve dağılmaya uğradığı bir dönemde ana muhalefetin işi daha da zorlaşabilir. Gidişatı doğru okumak bir yerde dursun, olup biteni sadece bir iç kavga olarak ele almayı sürdürüyor.
DEM PARTİ’NİN SIKIŞTIĞI ALAN
Diğer muhalefet partilerine gelince. AK Parti’den ayrılmak dışında neye muhalefet ettiklerini henüz bilmediğimiz aktörler iki yerde geziniyor deyim yerindeyse. Bir taraf bu politikaların mucidi olduğu iddiasında. Diğeri “Evet bunlar doğru işler, ama ancak ben başarabilirim” duruşunda.
DEM Parti, elbette Türkiye siyasetinin kritik öneme haiz bir aktörü. Ancak özellikle Terörsüz Türkiye konusunda gerek komisyonda, gerekse rapor sürecindeki olumlu katkılarına rağmen, dış politika perspektifini sıkıştığı alanın dışına taşıyamıyor. Örgüt merkezli anlayış, gerçek anlamda bir siyasi partiye dönüşmüyor.
DEM’in bu konuda kendi içinde ciddi sancılı süreçler yaşadığını ve bir değişimin eşiğinde olduğunu öngörüyorum. Mesela Suriye konusunda İmralı’nın gerisinde kalarak gösterdikleri tutum yapıcı olmak bir yana kafa karışıklığı oluşturdu. Şimdi Suriye’de Şam ve SDG arasındaki entegrasyonun ilerlemesi karşısında büyük ölçüde sessizler. İran savaşı konusunda ise suskun ya da cılız açıklamalara dayalı pozisyonları, “Savaşın sonunu görelim, ona göre hareket ederiz”in ötesine geçmiyor.
MUHALEFETİN “BEKA” SÖYLEMİ
Gelelim yukarıdaki ikinci teze. Yani muhalefetin belli alanlarda devlet politikalarına ve hükümetin adımlarına destek olduğu iddiasına.
Görünen tablo şöyle. Savunma sanayii fuarlarına gidiliyor, stantlar ziyaret ediliyor. Destek mesajları veriliyor. Bu meseleyi daha doğru anlayabilmek için 2023 seçimleri öncesini hatırlayalım. O dönemde gerek siyasette, gerekse medyada muhalefetin “Beka endişesi oluşturup milleti korkutarak oy almak istiyorsunuz” tezini bol bol işittik.
Sonucu da hatırlayalım. Millet, etrafında onca sorun yaşanan bir coğrafyada ülke yönetiminin ciddiyetten uzak tezlerin sahiplerine verilemeyeceğini ilan etti. 14-28 Mayıs 2023.
TEMEL KONULARDA DESTEK İDDİASI
Sonrasında “Biz esasen temel meselelerde devletin ve milletin yararına olan işleri destekliyoruz” yönündeki sesler biraz daha yükseldi. Örnek yine savunma sanayiindeki gelişmelerdi elbette.
Pişmiş aşa su katmak deyimi, bir niyet bozukluğunu ifade eder. Gerçekten öyle bir niyetim yok. Fakat Türkiye’de özellikle ana muhalefetin bugünkü hali ve bakış açısıyla, savunma sanayiine destek ifadeleri aldıkları pozisyon ve mevcut “doktrin”leriyle bağdaşmıyor.
DIŞ POLİTİKA BİR KİMLİK İNŞASI
İddia edilen desteğin gerçekle bağını kurabilmek için, o hamlelerin dayandığı bir vizyonun olması gerekmez mi? Bugün Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin bölge merkezli bir güç olarak küresel etkiler oluşturan politikasıyla muhalefetin bu alandaki tezleri arasında hiçbir bağ yok.
Türkiye’nin dış politikası, aynı zamanda yeni bir kimlik inşasının yol haritası. Bugünkü muhalefet, özellikle CHP bu noktada nerede duruyor? Bu kimlik inşasına dair bakış açısı nedir?
Bu konuya devam edeceğim. Özellikle “Savunma sanayiini destekliyorum” iddiasının, o hamlenin ortaya çıkardığı jeopolitik durumla ne kadar bağı olduğu üzerinden.