Bursa Cezaevi’nde yatan Nazım Hikmet, aynı dönemde Çankırı Cezaevi’nde yatmakta olan Kemal Tahir’e 3 Mart 1941’de yazdığı mektupta şunları söyler:
“Eğer şartlar vefa ederse, şartlar uygun düşerse senin peşinden onu salacağım dünya üzerine.”
Olursa eğer “dünya üzerine salacağı” kişi, Raşit Kemali’dir. Nazım Hikmet’in deyimiyle “daha genç, acemiliği var.” Türkçeden başka dil bilmiyor, “Evvela bir lisan öğrenmesi lazım.” Fransızca çalışmaya başlamış. Nazım Hikmet, aynı mektupta dostu Kemal Tahir’e o gençle ilgili şu kehanette bulunur:
“Bir iki sene sonra şartlar vefa ederse bir hikâyeci daha gelecek dünyaya… Haydi hayırlısı…”
Kehanet tutar, bir süre sonra Raşit Kemali Öğütçü, “Orhan Kemal” olarak doğar edebiyat dünyasına.
*
Anadolu’da kurdukları Fransız Üçüncü Cumhuriyeti’ne benzer Cumhuriyet için komünist şairleri, yazarları, ressamları, sanatçıları “tehlike” olarak gören Kemalist rejim, Mustafa Suphi ve on dört arkadaşını Karadeniz’de boğdurarak başlattığı “mıntıka temizliğini”, 1938’deki “Donanma Davası”yla doruk noktasına ulaştırır. Nazım Hikmet, Dr. Hikmet Kıvılcımlı, Kemal Tahir, Kerim Korcan ve A. Kadir’i “günlerini görsünler” diye, uydurulmuş suçlarla içeri atarlar. Nazım Hikmet’in suçu şiir yazmak ve o şiirleri Harbiyelilere okutmak suretiyle “askeri kişileri üstlerine karşı kışkırtmak”tı. Kemal Tahir’in suçu ise; o sırada bahriyede görevli deniz astsubayı kardeşi Nuri Tahir’e Sabahattin Ali’nin “İçimizdeki Şeytan” romanını verip okutmak suretiyle “askeri isyana tahrik ve teşvik etmek”ti.
Marmara denizinde bir askeri zırhlıda başlayan ve tarihe “Bahriye Hadisesi” veya “Donanma Davası” olarak geçen dava neticesinde Nazım Hikmet toplam 28 yıl 4 ay; Kemal Tahir ise 15 yıl ağır hapis cezasına çarptırılır.
Aynı “örgütten” mahkûm olan “dava arkadaşları” İstanbul Tevkifhanesinde aynı koğuşa düşerler. İkisi daha önce Babıali çevresinden tanışıyorlardı. Hapishanede dostlukları iyice pekişir. 1940 yılından itibaren 26 ay boyunca sırasıyla Çankırı, Çorum, Kırşehir, Malatya ve Nevşehir cezaevlerinde birlikte yatarlar. Nazım Hikmet, Kemal Tahir’de muazzam bir romancı, anlatıcı kumaşı görür; bir terzi hassasiyetiyle üzerinde çalışmaya başlar. Hikmet hoca, Tahir talebe olur. Ta ki 1940 Şubatı’nda Nazım Hikmet “siyatiklerinden rahatsızlanıncaya” kadar… Milli mücadelenin önde gelen paşalarından dayısı Ali Fuat Cebesoy gibi mühim şahsiyetler devreye girer, neticede dayısının “torpiliyle” “banyolardan istifade etmesi için” Bursa Cezaevi’ne nakledilir. Kemal Tahir ise Çankırı Cezaevi’nde kalır. Gerçi Tahir’i de Bursa Cezaevi’ne götürmek için çok uğraşırlar ama nafile… Bütün çabalar sonuçsuz kalır, iki arkadaşın arasına uzun mesafeler girer.
Bundan sonraki dostlukları ve hoca-talebe ilişkileri mektuplar üzerinden devam eder. Mektupla süren bu dostluk, edebiyat tarihinin en önemli dostluklarından birisi olarak tarihe geçer.
*
Raşit Kemali adında Adanalı bir genç, Nazım Hikmet ve Kemal Tahir ağır hapis cezalarına çarptırıldıklarında Niğde Piyade Alayı’nda askerlik yapmaktaydı. Terhisine 40 gün kalmıştı. Yapılan bir koğuş aramasında dolabında “Maksim Gorki ve Nazım Hikmet”in kitaplarını bulurlar. Bu tür komünist yazarların kitaplarını bulundurmak ve okumak büyük “suç”tur. Hemen derdest edip Kayseri Askeri Mahkemesi’nin karşısına çıkarırlar. Savcı suçunu yüzüne okur: “Yabancı rejimler lehine propaganda yapmak ve askeri isyana teşvik!” Mahkeme tez elden kararını açıklar; 5 yıl hapis! Girer içeri. İlk şiirini Kayseri hapishanesinde yazar.
Beyrut’ta sekiz yıldan beri sürgünde bulunan “rejim muhalifi” babası Abdulkadir Kemali, Atatürk’ün ölümünden sonra, 1939 yılında memlekete dönünce hatırlı dostları nezdinde girişimde bulunur, oğlunu Adana Cezaevi’ne aldırır. Bu sırada İsmet Paşa, “Atatürk muhalifi” hukukçu Abdulkadir Bey’i Bergama Ağır Ceza Reisliğine tayin eder. O da “daha rahat eder” diye oğlunu Bursa Cezaevi’ne aldırır. Orhan Kemal, “Nazım Hikmet’le 3.5 Yıl” adlı hatıra kitabında 1940 yılının kış aylarında, “askerken kitaplarını okuduğu için” hapishaneye düşmesine sebep olan Nazım Hikmet’in yattığı hapishaneye geleceği haberini aldığını yazar.
Ve o an gelir. Nazım Hikmet’i getirirler. İlk karşılaşma anını şöyle anlatır Orhan Kemal:
“Bir an yüz yüze geliyoruz, sonra göz göze… Mavi mavi gülüyordu. Bu gülüş kesinlikle bir çocuğu hatırlatıyor… Temiz, taze, sıhhatli ve dost!”
Aynı odayı paylaşırlar. Nazım Hikmet’in kanı, şiir yazan bu gence çabuk kaynar. Bu çocukta iş var ama önce sıkı bir “tedrisattan” geçmeli, lisan öğrenmeli, felsefe bilmeli, daha çok okumalı ve yazdığı kötü şiirlerden vazgeçip nesre yönelmeli, özellikle de hikâyeye… Nazım Hikmet hoca, Raşit Kemali talebesi olur. Sıkı çalışırlar. İşte tam bu sırada şair, bir arkadaşını tanıştırır ona. Aynı zamanda resim yapan Nazım Hikmet, birçok arkadaşının portresini yapmıştır. Kemal Tahir’in de… Orhan Kemal ile Kemal Tahir’in ilk “gıyabi” tanışmaları Nazım Hikmet’in yaptığı o portreyle olur.
*
Bursa’dan, Malatya Cezaevi’nde bulunan Kemal Tahir’e gönderdiği ilk mektubunda Nazım Hikmet, koğuşunu ve yeni koğuş arkadaşını şöyle anlatır:
“Sana burasını birçok defa anlatmıştım, tayyare biçimi bir bina. Benim oda kuyrukta, üçüncü katta, sol tarafta. Oradaki odadan biraz küçük. İçinde iki kişi yatıyoruz. Oda arkadaşımın adı Kemal. Evet, ‘Kemal’ senin adın gibi. Sana yalnız adı benzemiyor, senin gençliğine benzeyen tarafları da var. Şiire meraklı, heyecanlı. 94’üncü maddeden 5 yıla mahkûm. Belki de adından başka hiçbir şeyi sana benzemiyor da ben böyle bir benzetiş ihtiyacındayım. Her ne hâl ise. Oda arkadaşımdan memnunum. Onunla senden konuşabiliyoruz. Senin vaktiyle ‘Yedigün’de çıkan hikâyelerini okumuş. Ona seni anlatıyorum. Bu suretle seninle konuşmuş gibi oluyorum. Hele bu ‘gibi olmak’ dün akşam son haddini buldu, kapı açılıp içeri girivereceksin sandım.”
Kemal Tahir, Raşit Kemali’yi değil de babası Abdulkadir Kemali’yi biliyor. Yıllar önce tanışmışlar. Tek parti dönemin en azılı muhalifidir Raşit Kemal’i. Gözünü budaktan sakınmıyor, sözünü ise hiç… Mustafa Kemal’i kıyasıya eleştiriyor. 1930 yılında Atatürk “serbest fırka” deneyimine girişince, yapılan şeyin muhalefet partisi ihdas etmek değil, bir oyun olduğunu göstermek için o da Adana’da “Ahali Cumhuriyet Fırkası”nı kurar. Var mı öyle izinsiz er meydanına atılmak? Partisi 21 Aralık 1930 günü, kuruluşundan iki ay sonra Bakanlar Kurulu kararıyla kapatılır. Zor durumda kalan Abdulkadir Kemali Suriye’ye kaçar. Beyrut’ta bir lokanta açar. Daha sonra ailesini de yanına aldırır. O sırada 18 yaşında olan oğlu Orhan Kemal’in gençlik anılarının arasında bu lokantanın mühim bir yeri var. Zira babası onları da oraya aldırınca, bir dönem bulaşıkçı olarak çalışmışmış burada. “Bir Beyrut Hikâyesi” diye uzun bir şiir yazmış o günleri anlatan. Nazım Hikmet’e şiir yazdığını, Hikmet’in de “hadi oku birisini” deyince pek beğenerek okuduğu o şiir şöyle başlar:
“Beyrutta
Yeni İstanbul lokantasında,
Bulaşıkların başındayım.
On sekiz yaşındayım.
Saçlarım taralı ve parlak,
Aklımda Eleni.”
Kemal Tahir, hayatında tanıdığı “ilk siyaset mağduru” olan Abdulkadir Kemali’nin, “mektup arkadaşı” Raşit Kemali’nin babası olduğunu bilmiyor henüz.
Daha sonra “Orhan Kemal” olarak ünlenecek Raşit Kemali ise, Kemal Tahir’le Nazım Hikmet’in hapishanede yaptığı bir portresinden tanışmasını “Nazım Hikmet’le 3,5 Yıl” kitabında şöyle anlatır:
“Sofanın köşesindeki eşyalarının başına gidiyor. Bu arada gardiyanlarla başgardiyan da eşyalarını aramaya başlamışlardı. Nazım Hikmet, bavulu arandıktan sonra öteki eşyaların aranmasıyla ilgilenmedi bile. Bavulunu bizden tarafa çekti, açtı, kâğıtlar, defterler, kalemler, boyalar, yağlı, suluboyalar, fırçalar, sonra resimler, gene portreler… Sıyrılmış röntgen filmlerine, jilede oyulmuş resimler… O, bütün bunları ayrı ayrı, uzun uzun anlatıyor, hep dinliyoruz, gardiyanlar, başgardiyanlar bile… (…) ‘Bu bizim Kemal Tahir… Muhakkak ki yarının en kuvvetli Türk romancılarından biri…’ (..) Daha başka bir portre, geniş kulaklı, iri gözlü, başı sıfır numara makineyle tıraşlı bir köylü delikanlısının portresi: ‘Buna Kelleci Memet’ derler… Kemal Tahir’in bir büyük hikâyesinin kahramanı.”
Nazım Hikmet, Raşit Kemal’iyle birlikte çektirdiği bir fotoğrafı Çankırı Cezaevi’ndeki Kemal Tahir’e gönderir, derken iki “talebesinin” ondan bağımsız mektuplaşmalarının aracısı olur ve mektuplarla başlayan bu dostluk Orhan Kemal’in erken ölümüne kadar sürer.
*
Nazım Hikmet, Kemal Tahir ve Orhan Kemal’e “estetik hocalığı” yapmaya başladığında 40 yaşında; iki parlak yazar adayı Kemal Tahir’le Orhan Kemal’i birbirleriyle tanıştırıp ikisinin kendisinden bağımsız olarak mektuplaşmalarına önayak olduğunda Kemal Tahir 29, Orhan Kemal 25 yaşındadır.
Orhan Kemal için ilk iki sene boyunca Kemal Tahir “adaşım”, “üstadım” ve sonunda “kardeşim”dir. 18 Ekim 1941 günü yazdığı mektupta, “Nazım Bey’in sık sık sizden bahsedişi, gözümün önünde duran fotoğraflarınıza dönüp dolaştıkça bakmam, kafamda size ait öyle canlı bir şeklide hasıl etti ki, bir gün karşılaşsak hiç yadırgamayacağım galiba,” diye yazar. İki senenin sonunda ona mektuplarında “siz” demeyi bırakır artık.
Bir yandan İkinci Cihan Harbi’nin gittikçe istediği biçimde bir hal almasını radyodan takip ederek sevinen, bir yandan da koğuşta harıl harıl “Memleketimden İnsan Manzaraları”nı yazan Nazım Hikmet, iki “talebesini” gelişimlerini de mektuplar aracılığıyla takip eder. Hem kendisi Kemal Tahir’e durmadan yazar hem de Orhan Kemal’in yazdıklarının altına bazen notlar düşer. Kemal Tahir ile Orhan Kemal’i yazdıklarına bir biçimde mutlaka Nazım Hikmet sızar; Nazım Hikmet’in Kemal Tahir’e yazdıklarında ise mutlaka söz döner dolaşır bir şekilde Raşit Kemali’nin kat ettiği entelektüel mesafeye gelir. Geldiği koğuşta tanıdığı bu “dirayetli” gençte umut var! “Şartlar uygun düşerse senin peşinden onu salacağım dünya üzerine” dediği mektubu Kemal Tahir’e bu sırada yazar.
*
Raşit Kemali iyi bir talebe olmuştur artık. Hapishanede “geçmiyor günler geçmiyor” dediklerine bakmayın, burada zaman ona yetmiyor bile, Kemal Tahir’e şunları yazar:
“Bütün günüm esaslı meşgalelere parçalanmış vaziyette. Dün Nazım Hikmet’e dedim ki: ‘Yahu günde on iki saat kâfi gelmiyor!’ Bunu hakiki bir ihtiyaçla söyleyivermiştim. Bakın nasıl: Sabahleyin yataktan kalkmak, kahvaltı vesaire, saat on. Hadi dokuz buçuk diyelim. Öğleye iki buçuk saat kalıyor. Herhangi bir kitap okumaya dalınca iki buçuk saat rüzgâr gibi geçiyor. Öğleden sonra Fransızcaya ait. Geceyse gündüzün yorgunluğunu def için tabii bir istirahat hakkı.”
Estetik meselelerinde, şiir ile nesir arasındaki farklarda, Fransız edebiyatında, roman ve hikâye bahsinde Nazım Hikmet’i neredeyse sıkboğaz eder Raşit Kemali; Nazım Hikmet de genç talebesinin bu merakından hiç yüksünmez, tam tersine Kemal Tahir’den sonra “dünya üzerine” bir adam daha “salmak” üzere olmanın keyfini yaşar. Orhan Kemal, 30 Ocak 1942’de Kemal Tahir’e, “Allah Nazım Hikmet’in yokluğunu göstermesin. Neredeyse adamcağızın gırtlağına basıp ilmini kafasından sökeceğiz,” diye yazar.
*
Kemal Tahir bu sırada, Nazım Hikmet’in gözünde “çıraklık dönemini” bitirmiş, romancı olma yolunda bir hayli mesafe kat etmiştir. O halde, şiirden çok nesirde başarılı olacağına inandığı Raşit Kemali’nin “yetişmesinde” kendisine yardımcı olabilir! O da bu rolü seve seve kabul eder. Birlikte bir yazar daha “yaratacaklar!” Zira ikisi de edebiyat için “kolektif bir emeğin” zorunlu olduğuna inanıyorlar.
Raşit Kemali’nin şansı, “ranza arkadaşının” Nazım Hikmet, yazdıklarının en büyük eleştirmenin de Kemal Tahir olmasıdır. Hikmet bir kadının doğum sancılarını çeker gibi sancı çekiyor şiir yazarken; Kemal Tahir ise kendi metinleri karşısında “insafsız” ve “müşkülpesent”tir. İkisinin halini gören Raşit Kemali, edebiyatta bir yere gelmek için “iğneyle kuyu kazar gibi çalışmakla” mümkün olduğunu çok erken anlar. Kemal Tahir’e 13 Ağustos 1943’te, “…. gerek senin, gerekse Nazım Hikmet’in arkadaşlığına ve teşviklerinize layık insan, arkadaş ve sanatkar olmaya çalışacağım,” diye yazar. Nazım Hikmet, kalfalığı bırakıp ustalığa doğru emin adımlarla ilerleyen “ilk talebesi” Kemal Tahir’in “yeni talebesi” Raşit Kemali’ye verdiği destekten pek memnundur. Ona destek verirken, kendisi de iyice ustalaşmıştır artık. Hikmet’e göre Raşit Kemali, “en aşağı beş yılda aşılabilecek bir yol”u, bir yıl gibi kısa bir süre zarfında “dev adımlarla” kat etmiştir. Ama çocuk başarı sarhoşluğuna kapılmamalı! Tahir’den bu hususta kendisine yardımcı olmasını ister, 17 Aralık 1942’de Tahir’e yazdığı mektupta, “Raşit Kemali artık benim üzerinde işleyip teşekkülüne yardım ettiğim son fert-insan verimim olacak. Şimdiye kadarki bu çeşit emeğimde biricik büyük eserim sensin,” dedikten sonra, “Onu, Raşit’i tezgâha koyduğum zaman senin o devrine nazaran çok daha az kültürlü ve hazırlıklıydı” der ve yazar namzedinin “henüz kendine has sesini” bulamadığını, “ama eninde sonunda bulacağını” ve “buna emin olduğunu” vurgulayıp “Şimdi bir süratli büyüme hastalığı geçiriyor,” diye yazar.
*
Orhan Kemal’in Kemal Tahir’e yazdığı mektuplarda da açıkça görülebileceği gibi, yazar adayı, bir an önce ustası Nazım Hikmet’in “himayesinde” kurtulup kendi ayakları üstünde durmayı hayal eder. Tıpkı Kemal Tahir gibi… Kemal Tahir şaire talebelik yapmış, şair ondan ayrılınca da bir başına kalıp kısa sürede “rüştünü” ispatlamış. Sahiden o da şairden ayrıldığında, onun gibi “rüştünü” ispatlayabilecek mi? 28 Ağustos 1943’te yazdığı mektupta, “…evet Nazım Hikmet’ten ayrılınca onun birçok küçük yardımlarından mahrum kalacağım. Fakat bir şey kazanacağım: Senin kazandığın şeyi…” Uzun bir bocalama döneminden sonra şiir yazmaktan vazgeçer ve nesre yönelme kararı alır. Bu kararını da 13 Eylül 1943’te yazdığı mektupta, “Nazım Hikmet’i geçmedikten veyahut o kuvvette başka bir sele çıkmadıktan sonra” şiir yazmak anlamsızdır diye açıklar.
Nazım Hikmet’in onu “dünya üzerine salmaya hazır” hale geldiğini görmesi gibi kendisi de artık yeni şeyler yapmaya amade bir yazar kıvamına geldiğine kanidir. Kemal Tahir’den hikâyede “tip yaratmanın” ne demek olduğunu, Shakespeare’in, Balzac’ın nasıl ölümsüz tipler yarattıklarını, Don Kişot gibi hayali kahramanların nasıl canlı birer varlık haline geldiklerin öğrenmiş olarak şunları yazar:
“Bugün bunları aşağı yukarı kafamda halletmiş olmakla beraber şu mahut realizm ve natüralizmin de ne demek olduğunu, birbirinden hangi sınırlarla ayrıldıklarını bir hayli biliyorum. Sana ve Nazım Hikmet’e tekrar tekrar teşekkürler.”
Raşit Kemali’nin cezası bitmeye ve tahliye günü yaklaşmaya başladıkça, tereddütleri de artmaya başlar. Tahliyesine 29 günün kaldığı 1943 yılının 28 Ağustos’unda “Sevgili Kemal Tahir” diye başlayan mektubunda şunları yazar:
“Fakat bu keyfiyet, katiyen beni sevindirmiyor. Hürriyete kavuşmak hem bir ihtiyaçtır hem de en büyük arzu, ama Nazım Hikmet’ten ayrılmak pahasına olacak olan bu hürriyetin gözümde bir pul kıymeti yok.” Yatağında bir çocuk gibi oflayan, ağlayan, aşırı naz etmeye heveskâr şairden “gına geldiği” anlarının da olduğunu vurguladıktan sonra mektubuna şöyle devam eder:
“Ben Nazım Hikmet’te anamı, babamı, ağabeyimi, arkasından ortaokul ve lise hocalarımı, hatta üniversite profesörlerimden daha yüksek birisini bulduğum da olmuştur. (…) Zannediyorum ki Nazım Hikmet’ten ayrılıp Adana’ya gidince, artık ne hikâye ne şiir yazabileceğim.”
*
26 Eylül 1943 günü hapishaneden çıkan Raşit Kemali, Nazım Hikmet’in “tilmizi” Kemal Tahir’in de yardımıyla yetiştirip “dünya üzerine saldığı” “Orhan Kemal” adında bir yazardır artık. Çıktıktan sonra “baba evinde” korkunç bir “geçim derdi”
beklemektedir onu. Hayat gailesi derken hapishanedeki arkadaşı Kemal Tahir’le üç sene boyunca hiç mektuplaşmaz. Hapishaneye girdiğinde devlete kalan 40 günlük bir askerlik borcu vardı; 1946 yılında tekrar askere alıp Çorum’a gönderirler. Kemal Tahir de o sırada Çorum hapishanesindedir. Gider, onu ziyaret eder. Yılların iki dostu ilk defa böyle yüz yüze gelirler.
1949 yılından itibaren Orhan Kemal’in peş peşe kitapları çıkmaya başlar. Kitaplar bir şekilde Kemal Tahir’in de eline geçer, dostlukları seyrek de olsa mektuplarla devam eder. Derken Demokrat Parti devri başlar, çıkardıkları afla Nazım Hikmet ile Kemal Tahir dışarı çıkar. Nazım Hikmet bir yolunu bulur, “cennetim” dediği Moskova’ya kaçar. Kemal Tahir ile Orhan Kemal ise aynı şehrin, İstanbul’un iki yakasını, biri Cibali’yi öteki Göztepe’yi mesken tutar.
*
Kemal Tahir ile Orhan Kemal, edebiyat tarihinin en meşhur tartışmalarından birisi olan “Pazar Postası”nın 1959 yılında düzenlediği, bant kayıtlarını Oğuz Atay’ın yazıya geçirdiği “Beş Romancı Tartışıyor” oturumunda karşı karşıya geldiklerinde Kemal Tahir “drama düşmüş insanın romanı” yazan; Orhan Kemal ise “toplumcu gerçekçi” perspektiften romana bakan, edebiyatı ezilenlerin kurtuluşu yolunda bir silah olarak gören bir yazardır. Orhan Kemal ustası Nazım Hikmet’in izinde kurtuluşu emekçilerin düzeni değiştirmelerinde görürken, Kemal Tahir ise çoktan sürüden ayrılmış Anadolu’nun tozuna toprağına bakıp “bizim gerçeğimiz, sizin gördüğünüz sınıf mücadelesi gerçeği değil, Osmanlı’nın kadim köklerinde, Batı’nın kalıplarına sığmayan o büyük yalnızlıkta” diyordu. Bu iki yazarın kavgası değil, bir doktrin ile bir coğrafyanın sessiz ama derin kavgasıydı.
Bu kavga hep sürdü, bugün de sürmekte.
*
Orhan Kemal, Bulgar Yazarlar Birliği’nin davetlisi olarak gittiği Sofya’da, 2 Haziran 1970’te vefat eder. Üç gün sonra cenazesini karşılamak üzere Kapıkule Sınır Kapısı’na giden beş kişiden biri Kemal Tahir’di. 56 yıllık ömründe 30 roma yazmış olan eski dostunu Zincirlikuyu Mezarlığı’nda toprağa verdikten sonra arkasından “Yeni Gazete”de “Uğurlarken” başlıklı bir yazı yazar. TRT’ye verdiği bir beyanatta da hayatı boyunca geçim sıkıntısını çekmiş olan dostu için, “Elde kalem boğuşurken öldü,” der.
Kemal Tahir de üç sene sonra, ardından muazzam bir külliyat bırakarak “yorgun bir savaşçı” olarak göçüp gider bu dünyadan.
İkisinin ustası Nazım Hikmet ise görmeden “cennetim” dediği Moskova’da, vatan hasretinden bağıra bağıra onlardan 10 sene önce ölmüştü zaten.
*
(Bu yazıyı yazarken Habil Sağlam’ın derlediği “Kemal Tahir’in Mektupları-Orhan Kemal’le Mektuplaşmalar-1940-1950”, KETEBE, kitabından yararlandım. Özellikle Sağlam’ın kitaba önsöz niyetine yazdığı “Elde Kalem Boğuşmak” başlıklı denemesi hem yol gösterdi hem malzeme sağladı bana. Şükranlarımla.)