Habertürk
    Takipte Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Anasayfa Özel İçerikler Oray Eğin Şeytan'ın bütçesi artık Prada'ya yetmiyor
        Sesli Dinle
        0:00 / 0:00

        Kim derdi ki gazeteciliğin içinden geçtiği krizi en iyi analiz eden yapım 20 yıl önce vizyona giren bir filmin devamı olacak. “The Devil Wears Prada 2” ya da bizde gizli reklam olmasın kaygısıyla değiştirilmiş adıyla “Şeytan Marka Giyer 2” pek çok şey hakkında ama özellikle de medyanın şu an içinde olduğu geleceği belirsiz duruma büyüteç tutuyor.

        Hızlıca bir parantez önce: Gazetecilik tarih boyunca çeşitli krizlerden geçti; buhar makinesinin icadından İnternet’e kadar hep geleceği tehlikeye düştü ama yüzlerce yıldır öyle ya da böyle ayakta kalmaya başladı. Tabii defalarca şekil de değiştirdi. Örneğin, bu yazıyı çok da uzun zaman geçmeden önce kağıttan okurdunuz. Şimdi ekrana bakıyorsunuz ve birçoğunuz baş parmağınızı kullanarak sayfayı hızlıca geçmenin peşinde.

        Kağıt taşınabilir, tutulabilir olduğu yıllarda aynı zamanda saklanabilirdi de. Bu yüzden kıymetliydi. Vogue dergisinin yüz binlerce doları bir fotoğraf çekimine harcaması, sekizer sayfalık moda çekimlerine yer vermesi tarihe yazılı bir kanıt bırakma sorumluluğuydu biraz da.

        Gerçi eski dergilerin serüveni mutlaka doktorların muayenehanelerinin bekleme salonunda son bulurdu. Ama en azından oralara düşmeden önce bir ay boyunca sehpada, çantada, gazetecilikte tutulur, elden ele dolaşırdı. Filmde de dendiği gibi artık hiç kimse kağıt baskı almıyor; üzerinde maddi manevi epey emek olan fotoğraf çekimlerineyse sayfa kaydırılırken bir-iki saniye bakılıyor.

        Böylesi bir dönemde Şeytan’ın Prada giymeye bütçesi de yetmiyor. Tek bir filmle beyaz perdenin en efsane karakterlerinden olan Miranda Priestly kendisine hayat veren Meryl Streep’in bedeninde okyanus ötesine ekonomi sınıfında uçuyor artık.

        KİTAP LANETLENMİŞTİ

        20 sene önce “The Devil Wears Prada” vizyona girdiğinde çok farklı bir medya, moda ve siyaset dünyası vardı. Lauren Weisberger’in romanı 2003 yılında yayımlandığında New York medya çevrelerinde epey gürültü koparmıştı. Kısa süre Vogue’da asistan olara çalışan Weisberger geniş kitlelerin adını bilmediği ama medya çevrelerinde çok iyi tanınan derginin editörü Anna Wintour’u karikatürize etti.

        Dev bir tabuya saldırıyordu Weisberger, adeta bir putu indiriyor, kirli çamaşırlarını döküyordu. Reklamın iyisi kötüsü olmaz misali Wintour artık sadece işini iyi yapan bir dergi editörü değildi. Bu romanla birlikte dünya çapında tanınan bir şöhrete dönüştü. Weisberger’in amacı bu değildi kuşkusuz. Kaprisli, insanlara tepeden bakan, yüksek bütçelerle çalışan, imkansız taleplerinin mutlaka karşılanmasını isteyen buz kraliçesini rezil etmek istiyordu.

        Roman yayımlandığında medyada yerin dibine sokuldu, çünkü kimse Wintour’u karşısına almak istemedi. Moda dünyasındaki rolü o kadar etkindi ki dev modaevleri romanın film uyarlamasında iş birliği yapmadı, ödünç kıyafet bile vermedi. Hatta Wintour da uzun süre filmi görmezden geldi.

        Romanın adındaki Prada rastgele seçilen bir lüks marka adı değildi. 1996’daki ilkbahar yaz koleksiyonuyla modanın seyrini değiştirdi Miuccia Prada; 2000’lere gelindiğinde ultra lüksün simgesiydi.

        Rem Koolhaas markanın New York’taki mağazasını tasarladığında kapısına adını bile asmamıştı, vitrinleri, giriş katını bomboş bırakmıştı. New York’ta en değerli şey metrekare sonuçta, mimar da Prada gibi bir markanın alanı bomboş bırakacak kadar varlıklı olduğunu kanıtlıyordu. Şeytan’a Prada’yı giydiren erişilmezliğiydi.

        Bugünse Prada pek çok lüks otel, lokanta, otomobil markası ve saat gibi yeni paraya hitap ediyor. Metal üçgen logosunu daha çok Ortadoğu zenginlerinde ya da yıkılan Sovyet cumhuriyetlerindeki yeni para sahiplerinde görüyoruz. Markanın erişilmezken zevksizliğe, sonradan görmeliğe evrildiğini gözümüzle gördük.

        Bugün ikon seviyesine ulaşmış pek çok figür gibi Wintour da daha dokunulabilir. Artık 70’lerinde ve elini eteğini gündelik işlerden çekti. Hatta yavaş yavaş kendi kendisinin karikatürüne dönüşme tehlikesi de yaşıyor, partiden ne zaman ayrılması gerektiğini tam olarak bilmiyor gibi.

        VOGUE FİLMİ BİZZAT TANITIYOR

        Vogue’un kapağında bu ay Meryl Streep ve Anna Wintour var. Vogue ilk filmin aksine filmi görmezden gelmiyor, aksine sahiplenip tanıtım kampanyasını üsteleniyor. Hatta filmde asistanın dergi editörünün kirli çamaşırları hakkında kitap yazması üzerine bir alt hikaye de var.

        Bu sefer filmin sponsorları da saymakla bitmiyor. Filmde Dior adıyla sanıyla gözümüze sokuluyor, Coach gibi başka markalardan da bahsediliyor.

        2026’da moda ve medya dünyasında işler böyle yürüyor. Zaten filmin açılış sahnelerinin birinde Priestly’nin büyük reklamveren Dior’un önünde adeta diz çöktüğünü görüyoruz. Markalar artık kendi şartlarını Vogue’a, ya da filmdeki adıyla Runway dergisine, dikte ediyor. McKinsey şirkete gelerek hesapları inceleyip, masrafları kısma, adam çıkarma gibi tedbirler önerdiğinde Priestly, tıpkı gerçek hayattaki Wintour gibi, çaresiz boyun eğiyor. Filmde olduğu gibi gerçek hayatta da McKinsey’nin Condé Nast binasına adım atar atmaz ilk yaptığı çalışanların özel araçlarını kesmek olmuştu.

        “Prada 2” iki film arasında geçen 20 yılda yaşananları aslına son derece sadık bir şekilde özetliyor. Film eğlenceli kısımlarıyla birlikte mesleğimizin varoluşsal bir krizde olduğunu tatlı tatlı yüzümüze vuruyor. Eminim, benim gibi ömrünü medya işine adamış pek çok kişi genel izleyiciden farklı olarak karamsarlıkla ayrılacaktır salondan. Rolling Stone dergisinden David Fear eleştirisinde “Gazeteciler için bu bir korku filmi,” diye yazıyor

        20 sene önceki film vizyona girdiğinde Ritz’de konaklama, özel uçakla seyahatler, yüzbinlerce dolarlık bütçelerle yapılan çekimler, sınırsız masraf hesaplarıyla dalga geçmek kolaydı. Bu sistemin daha çok uzun süre böyle gideceği varsayılıyordu. Sonuçta suyun aktığı bir yer var, dünya sadece ileriye doğru dönmek zorundadır. Ama öyle olmadı.

        GAZETECİ ALGISI DEĞİŞTİ

        Anna Wintour gibi dergi editörlerinin ‘celebrity’ statüsüne erişmeleri nedensiz değildi. Bir kere işlerinde çok iyilerdi, bu tartışmasız. Vanity Fair gibi Vogue dergisi de patronuna para kazandırıyordu, patron da bu geliri çalışanlarıyla paylaşıyordu. Condé Nast’te çalışmak bu sayede statü sembolü olmuştu.

        Patron da bizzat editörlerin dergilerinde yer verdikleri star’lar gibi yaşamalarını, öyle algılanmalarını istiyordu. Böyle gazeteci özenin altında ezilmiyor, karşısındakiyle eşit ilişki kurduğundan gereksiz taviz vermek zorunda kalmıyordu. Bugün pek çok medya patronu dışarıdan gelen saldırılara kalmadan kendi gazetecisine bırakın kıymet vermeyi, sahip bile çıkmıyor.

        Elbette moda dergilerinde de, gazeteciliğin her alanında olduğu gibi, kurulan ilişkiler önemliydi. Pek çok çekim, söyleşi, yazı karşılıklı pazarlık ve anlayış üzerine kuruluydu. Ama hiçbir zaman, şu an olduğu gibi, bir marka, bir siyasetçi, ya da bir star masaya eli bu kadar kuvvetli oturup her talebi karşılanarak kalkmıyordu.

        Şu an gazeteciliğin içinden geçtiği kriz fazlasıyla bir yere bağımlı olunması. YouTube’da bağımsız gazetecilik yaptığını iddia edenler algoritmanın emrinden çıkamıyor örneğin; tribünlere oynamadıklarında izlenme oranları pat diye düşüyor. Kimi gazetelerin açık açık devletten yardım çağrısında bulunduğunu görüyoruz artık. Dünyada da şirketlerin medya üzerindeki etkisi hiç olmadığı kadar fazla.

        Ayakta kalabilmek için pek çok dengeyi gözetiyoruz, pek çok çıkar grubunu idare ediyoruz aslında. Bir de tabii artık gazetecilik işinden zengin olunamayacağını öğrendik.

        Maddi bağımsızlık aynı zamanda editoryal bağımsızlığın da garantisi. “Prada 2” de kurtuluşun nasıl olabileceğine dair kafa yoruyor.

        Filmin yine gerçek hayattan fazlasıyla uyarlanan bir olay örgüsünde Jeff Bezos’un Washington Post’u satın almasına benzer bir senaryo işleniyor. Bezos-Post ilişkisinin seyrini bilenler için böylesi bir patronaj altında beyaz perdede bile olsa Runway dergisinin akıbetini tahmin etmek zor değil. Yine de filmin dergiciliğin geleceğine dair umudu bizden daha fazla, ama sonuçta bir film bu. Gerçek hayatı ancak bir yere kadar taklit edebiliyor.