Habertürk
    Takipte Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Anasayfa Özel İçerikler Güntay Şimşek Türkiye enerji denkleminde zor eşikte
        Sesli Dinle
        0:00 / 0:00

        Dünya yeniden enerji güvenliği korkusuyla yüzleşiyor. Savaşlar, doğal gaz krizleri, tedarik sorunları ve elektrik kesintileri, enerji başlığını yeniden ülkelerin en kritik güvenlik alanlarından biri haline getirdi. Özellikle Avrupa’da son yıllarda yaşanan enerji krizleri, enerjiye erişimin yalnızca ekonomik değil; aynı zamanda sosyal, stratejik ve jeopolitik bir mesele olduğunu açık biçimde ortaya koydu.

        Türkiye açısından tablo daha da dikkat çekici. Yılda yaklaşık 70 milyar dolara ulaşan enerji ithalatı, cari açığın en önemli kalemlerinden biri olmaya devam ediyor. Artan nüfus, sanayi üretimi, turizm hareketliliği ve dijitalleşmeyle birlikte elektrik talebinin önümüzdeki yıllarda daha da yükselmesi bekleniyor.

        Bu nedenle yerli kaynakların etkin kullanımı; ekonomik istikrar, arz güvenliği ve enerji bağımsızlığı açısından stratejik önem taşıyor. Ancak burada asıl mesele yalnızca “daha fazla enerji üretmek” değil; bunu hangi yöntemlerle, hangi çevresel maliyetle ve nasıl bir denge içinde yapacağımız sorusu.

        Çünkü bugün Türkiye’nin önündeki temel tartışmalardan biri şu: Geçici enerji güvenliği için kalıcı doğa maliyeti göze alınabilir mi?

        Son dönemde Akbelen merkezli yaşanan tartışmalar da tam olarak bu soruyu yeniden gündeme taşıdı.

        Akbelen’de tartışılan sadece maden değil

        Hatırlanacağı üzere kamulaştırma bedellerinin belirlenmesi amacıyla yapılan bilirkişi keşfi sırasında yaşanan olayların ardından İkizköy Muhtarı Nejla Işık’ın kızı Esra Işık gözaltına alındı ve daha sonra tutuklandı. Sürecin ardından bazı yayın organları ve sosyal medyada, Esra Işık’ın yalnızca toprağını ve zeytinliklerini koruduğu için tutuklandığı yönünde değerlendirmeler yapıldı. Muhalefet cephesi de olaya “yerel direniş” perspektifiyle yaklaştı.

        CHP Genel Başkanı Özgür Özel de sürece ilişkin yaptığı açıklamada, yaşananları çevre mücadelesi bağlamında değerlendirdi.

        Resmi makamlar ise sürecin yalnızca çevre protestosu kapsamında değerlendirilmediğini savunuyor.

        Ancak tartışmanın merkezinde aslında yalnızca bir gözaltı ya da kamulaştırma süreci yok. Konunun temelinde; enerji ihtiyacı, istihdam, çevre, hukuk, tarımsal üretim ve yerel yaşam dengesi bulunuyor. Türkiye aslında çok katmanlı bir meseleyle karşı karşıya.

        Enerji denkleminde istihdam gerçeği

        Bu tartışmanın yalnızca çevre boyutu da bulunmuyor.

        Nitekim aynı dönemde Eskişehir’deki Doruk Madencilik çalışanlarının aylardır ödenmeyen ücret ve tazminatları için Ankara’ya yürüyüş düzenlemesi de dikkat çekti. Günler süren eylemler sırasında işçiler maaş ve tazminat taleplerini gündeme taşıdı.

        Bir tarafta çevresel kaygılar yükselirken, diğer tarafta madencilik ve enerji sektöründeki istihdam gerçeği de tartışmanın önemli parçalarından biri olmaya devam ediyor.

        Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Alparslan Bayraktar da bu dengeye dikkat çekerek, zeytin ağaçlarının korunmasının önemini vurgularken, bölgede çalışan binlerce kişinin istihdamının da göz ardı edilemeyeceğini ifade etti.

        Ancak çevre örgütleri ve bölge halkının bir bölümü ise özellikle orman ekosisteminin zarar görebileceği, zeytinliklerin taşınmasının uzun vadeli etkilerinin belirsiz olduğu ve kömürden çıkış sürecinin hızlandırılması gerektiği görüşünü savunuyor.

        Avrupa enerji krizleri ne gösterdi?

        Küresel ölçekte yaşanan gelişmeler, enerji başlığının ne kadar kritik hale geldiğini her geçen gün yeniden gösteriyor. Hürmüz Boğazı’nda yaşanabilecek olası bir kriz senaryosu bile enerji fiyatlarından lojistiğe kadar küresel ekonomiyi etkileyebilecek riskler taşıyor.

        Avrupa’da yaşanan enerji krizleri de bunun somut örneklerinden biri oldu. Artan enerji maliyetleri günlük yaşamı doğrudan etkilerken, birçok ülkede enerji arz güvenliği yeniden en öncelikli başlıklardan biri haline geldi.

        Özellikle Almanya’da yaşanan ve “dunkelflaute” olarak adlandırılan, güneş ve rüzgâr üretiminin ciddi şekilde düştüğü dönemler; yenilenebilir enerji yatırımlarının önemini azaltmasa da enerji sistemlerinde kaynak çeşitliliğinin ve baz yük kapasitesinin hâlâ kritik olduğunu ortaya koydu.

        Bugün Avrupa bile enerji dönüşümünü tamamen fosilsiz yürütmenin zorluklarıyla yüzleşiyor.

        Benzer şekilde İspanya ve Portekiz’de milyonlarca insanı etkileyen büyük elektrik kesintileri de enerji altyapılarının ne kadar kırılgan hale gelebileceğini gösterdi.

        Türkiye’de ise elektrik üretiminde kömürün payı hâlâ yaklaşık yüzde 36 seviyesinde bulunuyor. Yerli kömür santralleri ise üretimin yaklaşık yüzde 14’ünü karşılıyor. Bu üretim sayesinde milyarlarca dolarlık doğal gaz ithalatının önüne geçildiği belirtiliyor.

        Türkiye bir yandan güneş, rüzgâr, nükleer enerji ve doğal gaz altyapısını büyütmeye çalışırken, diğer tarafta mevcut baz yük kapasitesini tamamen göz ardı etmeden enerji güvenliğini korumaya çalışıyor.

        Rehabilitasyon doğanın yerini tutabilir mi?

        Ancak bütün bu tablo, çevresel hassasiyetlerin geri plana itilmesi gerektiği anlamına gelmiyor. Aksine bugün dünyada artık enerji yatırımlarının çevresel etkileri, rehabilitasyon süreçleri, karbon emisyonları ve sürdürülebilirlik kriterleri daha fazla tartışılıyor.

        Madencilik sonrası rehabilitasyon projeleri de bu nedenle önem kazanıyor. Muğla Milas’ta yürütülen Hüsamlar Yeniden Projesi, bunlardan biri. Ancak bu projelerin ne ölçüde başarılı olduğu ise önümüzdeki yıllarda daha net görülecek.

        Projede bugüne kadar yüzbinlerce fidanın dikildiği, rehabilite edilen alanlarda yeniden tarımsal ve sosyal kullanım alanları oluşturulmaya çalışıldığı belirtiliyor. Ancak hiçbir rehabilitasyon çalışmasının doğal bir ormanın birebir karşılığı olmadığı da biliniyor.

        Kamulaştırma süreçleri ise hukuki açıdan ayrı bir tartışma başlığı olmaya devam ediyor. Yetkililer sürecin kamu yararı kapsamında ve yargı denetimine açık şekilde yürütüldüğünü belirtirken, eleştiriler ise özellikle yerel yaşam üzerindeki etkiler ve doğal alan kaybı üzerinde yoğunlaşıyor.

        Peki 14–15 yıllık kömür bu bedellere değer mi?

        Akbelen sahasındaki rezerv, mevcut termik santraller için yaklaşık 14–15 yıllık bir yakıt ömrü anlamına geliyor. Aslında tartışmanın düğümlendiği asıl nokta tam da burada başlıyor. Bu, birkaç yıllık geçici bir çözüm değil. Ancak aynı zamanda Türkiye’yi onlarca yıl ileriye taşıyacak yapısal bir enerji dönüşümü de sayılmaz. Daha çok mevcut santrallerin ömrünü bir süre daha uzatan ara bir kaynak niteliği taşıyor.

        Enerji güvenliği açısından bakıldığında bu üretimin önemsiz olduğunu söylemek gerçekçi olmaz. Yerli kömürden üretilen elektrik, doğal gaz ithalatını azaltıyor, baz yük kapasitesine katkı sağlıyor ve bölgede ciddi bir istihdam yaratıyor. Jeopolitik risklerin ve tedarik belirsizliklerinin arttığı bir dönemde bu kazanımlar, karar vericiler açısından önemli görülüyor.

        İtirazların yoğunlaştığı yerde burası. Çünkü Akbelen sıradan bir maden sahası değil; orman ekosistemi, su kaynakları, tarım alanları ve yerel yaşamla iç içe geçmiş bir bölge. Oluşacak kayıp yalnızca bugünün ağaçlarından ibaret değil. Tartışma, geri dönüşü onlarca yıl sürebilecek bir ekosistem değişimi üzerinden yürütülüyor.

        Bu nedenle asıl belirleyici soru şu: Bu 14–15 yıllık üretimi karşılayabilecek alternatifler ne hızda ve ne ölçüde devreye alınabilir?

        Eğer aynı enerji; güneş, rüzgâr, nükleer, depolama ve şebeke yatırımlarıyla makul süre içinde telafi edilebiliyorsa, doğaya ödenecek bedel çok daha sert sorgulanır hale geliyor. Aksi durumda enerji güvenliği kaygısı öne çıkıyor.

        Mesele bu nedenle ne “kömürden hemen vazgeçelim” sloganıyla ne de “enerji için her bedel ödenir” anlayışıyla çözülebilecek kadar basit değil. Bugün Akbelen’de sorulması gereken soru şudur; "15 yıllık enerji üretimi sona erdiğinde, geride nasıl bir doğa kalacak?"

        Çünkü artık dünyada yalnızca enerji üreten değil, bunu doğayla çatışmadan yapabilen ülkeler öne çıkıyor.