Habertürk
    Takipte Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Anasayfa Özel İçerikler Muhsin Kızılkaya Farmason Doktor Münir Bey'i takdimimdir
        Sesli Dinle
        0:00 / 0:00

        İngilizler Yunan ve Ege harabelerinde, Fransızlar Mısır piramitlerinin kalıntıları arasında kendilerine bir “genesis” arayarak buraları ele geçirirlerken, paylaşımda geç kalmış olan Alaman gavuru da Hindistan’a kısa yoldan varmak amacıyla İstanbul’dan başlayıp Bağdat’a giden bir demiryolunu yapmak için müsaade istedi Sultan Abdülhamit’ten.

        Tarih 1890’lı yılların başıydı. İzin çabuk çıktı ve Almanlar hızla işe başladılar. İstanbul’dan kalkan tren tekmil Ortadoğu’yu kat ederek soluğu Hindistan’da alacaktı. Haydarpaşa’da bir gar yapma ihalesini Bay Hügnen denen fırıldak bir adam aldı. Sahilde dalgakıran, denizi doldurmak, silo, gümrük, liman polisi, liman idaresi, pasaport idaresi, elektrik santrali, bekleme salonu binaları derken işi başından aşkın Hügnen; Taksim’de, şu andaki AKM binasının yerinde bulunan kışlık köşküne gitmeye pek vakit bulamayınca, Bostancı’da adalara nazır bir köşk yaptırdı kendine. Haydarpaşa Garı inşaatı boyunca vaktinin büyük bölümünü de bu köşkte geçirdi.

        *

        Bulup hakkında bir yazı yazmak için Bostancı ve Caddebostan çevresinde dolaşırken, etrafı yüksek duvarlarla örülü, denize yakın, geniş bir arazi içinde bulunan harabe köşkle karşılaştım. Köşkü görür görmez tanıdım onu. Hayır bu köşk; amele olarak işe başlamış, aslen İsviçreli, Müslüman kadınlara sarkıntılık eden, yılışık, sinekten yağ çıkarmayı bilen Haydarpaşa Garı’nın müteahhidi Alaman gavuru Bay Hügnen’in değil; bir zamanlar “Cemiyet”te mühim bir şahsiyetken, şimdilerde “cemiyeti boşlamış”, “Farmason” lakaplı Doktor Münir Bey’in kiracı olarak oturduğu köşktü.

        Hani Arap Maksut ile Cehennem Topçusu Cemil’in; Patriyot Ömer’in saklandığı Ermeni evi basılırsa, onu kadın kılığında evden çıkarıp götürmek istedikleri köşk… Cehennem Topçusu Cemil’e göre bu köşk en güvenli yerdi.

        İki kafadar, niyetlerini açıklamak üzere Doktor Münir Bey’i görmek için yola çıkmışlardı hani. Yol boyunca Cehennem Topçusu Cemil, dava arkadaşı Arap Maksut’a, Manastır dağlarına çıkmış olan Resneli Niyazi ve adamlarını indirmek için efendimiz padişahımız Abdülhamit tarafından gönderilen Şemsi Paşa’yı vuran teşkilatın silahşorlarından Mülazım Atıf’ın “her zaman vurmayan, vursa bile her zaman öldürmeyen” tabancasını nasıl ateşlediğini, muhafızların karşılık vermesiyle yaralı halde nasıl kaçtığını, akabinde onu kadın kılığında Manastırdan nasıl çıkardıkları anlatmıştı hani. Hani arkasından da şu anda gitmekte oldukları Doktor Münir Bey hakkında malumat vermişti, bilirsiniz canım.

        Doktor Münir Bey teşkilatın ilklerindendi, Manastır’a talebelerin kafasına zararlı fikirlerle doldurmaya Harp Okulu’na gelmişti hani. Kısa boyluydu. Ufak tefekti. Zayıftı. Çelimsizdi. Ama, görünürde hiçbir özelliği olmadığı halde, çevik, güçlü, zeki bir adam etkisi yapıyordu. Tıbbiyenin ilk sınıfından beri gem almaz doktorlardan biriydi. Harp sırasında epeyce cephe dolaşmıştı. Sarıkamış’ı görmüştü. Irak’ta bulunmuştu. 1918 senesinde Şam’a gitmişti. İlk İttihatçılardandı. 31 Mart “rezilliğinden” sonra cemiyeti bırakmıştı hani. 1913 yılında Mahmut Şevket Paşa öldürülünce onu da Sinop’a sürmüşlerdi. Herif yalnız Sinop sürgünü değil, cemiyetin baş düşmanlarından, Murat Bey’in “Mizan” gazetesinde Cemiyet için yazmadıklarını bırakmamıştı da silahşorların kurşunlarından tesadüfen kurtulmuştu.

        Lafın burasında Arap Maksut pek işkillenmiş, “cemiyeti bırakmış olan adama neden gittiklerini” sormuştu Cemil’e. Cemil’in Doktor Münir’e itimadı tamdı. Cemiyeti bırakmıştı bırakmasına da bırakması yersiz değildi. O herkesten evvel görmüştü gidişatı. Üstlerine, saptıkları yolun yol olmadığı söylemişti. Karşılarına çıkıp yüreklice, “Bu gidişle siz bu memleketi batıracaksınız,” demişti. İlle de üstüne vazife olmayan meseleleri düşünüp, hiç gerekli olmayan sorular soran bir akıl karıştırıcıydı Doktor Münir. Bu yüzden Anadolu köylüsünün İttihatçılara karşı söyledikleri küfür yerine geçen “Farmason Doktor”a çıkmıştı adı. Dürüst ve yürekli bir adamdı. Hiç tereddütsüz “Patriyot”u saklardı.

        Bütün bunları konuşa konuşa Bağdat Caddesi’nden Caddebostan İskelesi’ne sapmışlardı hani.

        “Yorgun Savaşçı”da bütün bunları ne güzel anlatır Kemal Tahir.

        *

        “Urfa dağlarında bir ceylan” nasıl geziyorsa, Farmason Doktor Münir de Kemal Tahir’in romanları arasında öyle gezer. İlk defa “Esir Şehrin İnsanları”nda ortaya çıkar. Oradan “Yorgun Savaşçı”ya atlar. Ondan “Kurt Kanunu”na geçer, ondan da “Bozkırdaki Çekirdek”e, arkasında da “Yol Ayrımı”a varır. Böylece yazarın külliyatının içinde; siyasal hayatımıza mühim devrelerini “Mütareke”, “Milli Mücadele”, “Cumhuriyet'in ilk yılları” ve “Köy Enstitüleri” dönemlerini birbirine bağlayan, sürekliliği olan entelektüel bir “şahit” olarak dolaşır durur. Türküde “ceylan” nasıl masum bir çocuğu temsil ediyorsa, Doktor Münir de romanlarında “tarihçi ve düşünür Kemal Tahir”i öyle temsil eder. “Gezme ceylan bu dağlarda seni avlarlar” dizesi, dünya tehlikelerine karşı çaresiz kalan bir annenin, babanın evladını koruma çabasını ve korkusunu nasıl yansıtıyorsa; Doktor Münir de yazdığı romanlarla tarihçi ve mütefekkir Kemal Tahir’in fikirlerini genel geçer, yerleşik, resmi fikirlere karşı canhıraş bir şekilde öyle savunur.

        Fikirleri çoğu zaman öyle rijit, öyle sert, öyle şaşırtıcıdır ki o fikirlerin muarızlarını çıldırtabilir. Bazen şeytanın bile aklına gelmeyen sorular sorar. Mesela “Yunan savaşı kaybettiği halde neden burnumuzun dibindeki adalar onlarındır?” diye sorar. Veya sorduğu “Edirne neden Yunan’ın değildir?” sorusuna kendisinin verdiği “Selimiye Camisi yüzünden” cevabı gibi… “Yunan Edirne’yi topraklarına katsaydı, o görkemli camiyi neresine sokardı?” demesi gibi… Ona göre Batıda devlet elzem değildir, insanlar orada devletsiz de yaşayabilir. Ama Osmanlı’da devlet her şeydir. Toplum devletsiz yaşayamaz. “Tarım yüzünden” der. Anadolu toprağı “çetin” topraktır. Onunla baş etmek, ıslah etmek birkaç köylünün boyunu aşar. Islah için daha büyük girişim lazım. O da devlettir. Devlet her şeyi çekip çevirmiş tarih boyunca. Bu böyle olduğundan bizde Avrupa’da olduğu gibi derebeylikler ortaya çıkmamış. Devlet baskın gelmiş her şeye.

        “Yüzyıllar boyu, yüzlerce nesillerin birleşik gayretiyle, kanları, canları, malları pahasına doğ­muş, kökleşmiş, gelişmiş, yaşatılmış bir imparatorluk, tarihin bir döneminde, herhangi bir nesil, tek başına onu tasfiyeye etmeye karar verebilir mi?” diye sorar bir yerde Farmason. Arkasından makineli tüfek gibi peş peşe bağlantılı sorular sıralar: “Veririm’ derse bu kararın meşruluğu hangi vesikalarla ispatla­nır? Yani, bir imparatorluğun tasfiyesinde taraflar nasıl meydana gelir? Vekaletnameleri hangi noter tasdik eder, veraset ilamları­nı hangi mahkemeler çıkarır?”

        *

        Bir dostu sokmuştu Münir’i İttihat Terakki Cemiyeti’ne. Manastır’da yağmurlu bir gece yola çıkmışlardı. Bir köşe başında dostu özür dileyerek gözlerini bağlamıştı. Elinden tutup çamurlu sokaklarda geçirmiş, bir kapının önünde durmuş, kapıyı üç kere çalmıştı. İçerden üç kere “Muin”, üç kere “Hilal” demişler, onu getiren de üç kere “Hilal”, bir kere “Muin” diye karşılık vermiş, gözlerindeki bağ alındığı zaman, karşısında kızıl cüppeli, kara maskeli üç kişi, ortada bir masa, masada bir tabanca ve bir kitap görmüş, tanıdık bir sesin, “Cemiyet’e girmek için iyice düşündünüz mü? Hâlâ kararlı mısınız?” sorusuna “Evet” demiş; “Davadan dönen vurulur,” sözüne “Peki” diye karşılık vermiş, yemin etmiş, böylece ölüm sözü vermiş, karşılığında da numarasını almıştı.

        Peki bu “gizemli teşkilatın” fikri nasıl ortaya çıkmıştı?

        Tıbbiyeden beş arkadaşı 1889’da kurmuştu Cemiyet’i. En yakın arkadaşı Reşit, teşkilatı kuran beş talebenin en küçüğüydü. Kuruluş kararını o anlatmıştı sıra arkadaşı Münir’e. Bir ilkbahar günü, okulun bahçesinde Diyarbekirli Kürt İshak Sükûti ile Arnavut İbrahim Temo, vatanı kurtarmak için ne yapmak gerektiğini tartışmaya başlamışlar harıl harıl. Yanlarına Azerbaycan Türk’ü Bakülü Hüseyinzade Ali gelmiş, üçü bir dernek kurmaktan başka bir yol olmadığı kanaatine varmışlar. İbrahim Temo sormuş, “Nasıl kurulur böyle bir dernek?” Hüseyinzade Ali birilerini arar gibi etrafına bakmış… O sırada Kürt Abdullah Cevdet, bir sıraya oturmuş, kitap okumaktaymış, gözü ona ilişmiş. “Şu Arapkirliyle sen konuş,” demiş. Sonra tek başına dolaşan Kafkasyalı Raşit’i göstermiş uzaktan… “Ben de Çerkezoğlu’nu razı ederim, dernek kurulmuş olur.” Böylece iki Kürt, bir Çerkes, bir Arnavut ile bir Türk bir araya gelip kurmuşlar Cemiyeti. Hepsi bu kadar.

        Doktor Münir, “Yorgun Savaşçı” romanında bize bunları anlatırken tarih 1919’dur. O sırada, getirmek istedikleri “hürriyeti” görmeden bu kurucu babaların hepsi darmadağın olmuş. İbrahim Temo o esnada Romanya’da, arkadaşları İttihatçılar sürgün etmiş onu oraya. Bakülü Hüseyinzade Ali Bey o sırada Bekirağa Bölüğü’nde vatan hainliğinden mahpus, İtilafçılar atmış onu içeri. Doktor Reşit Bey Diyarbekir valisiyken Ermeni tehcirindeki tutumundan dolayı “Diyarbekir celladı” unvanı almış, 1918 kasımında tutuklanmış, hapishaneden kaçmış, yakalanacağını anlayınca intihar etmiş. Doktor Münir, onun hakkında şunları söyler:

        “Hürriyet yoluna on yedi yaşında girip şeref kurbanlarına katılarak yıllarca Trablus çöllerinde sürünen bir doktor insanın hedefine vardıktan sonra böyle tükenmesine acıyorum ben...”

        Doktor Münir’in “cemiyeti boşvermesi” daha çok bu hadiseyle olur. Sussaydı eğer onların suç ortağı olurdu diye düşünür. Onun kitabında “Gözlerimi kaparım / Vazifemi yaparım” yazmaz. Oysa İttihatçıların Baba Yasası böyle başlar. Bu yasayı koyan “büyük alimleri” Diyarbekirli Gökalp Ziya’dır. Onlara yol gösterecek ışık Diyarbekir’den yükselmiş, hepsini o ışık aydınlatmış. Kimse tanımıyor o zamana kadar Ziya Gökalp’ı. Önlerine kattılar, ne imkanlar sundular; kara cahillerin içinde neredeyse tek alimdi o. Ağzının içine baktılar. Her sözünü adeta Kuran ayeti gibi telakki ettiler. Memleketin biricik umudu olan gençliği onun eline bıraktılar. İnsanları seçmekte, yetiştirmekte devlet kadar güçlüydü alim. Aslında böyle bir iş için hazırlanmamıştı. Az konuşup çok dinlemesi, arada bir dalıp dalıp gitmesi, bazen de “uyuyakalması” bilgisinin yalınkanlığındandı. Delikanlıları yetiştirirken, kendisini de yetiştirmeye çabalıyordu. Çöken imparatorluk, onu da uçurama sürükledi. İslamcılıktan, Batıcılıktan, Türkçülükten, uyuşmasına imkân olmayan bu üç benzemezden bağlayıcı bir düşünce sistemi çıkarmaya uğraştı. Başaramadı.

        Fikrinin meyvelerini toplamak, Cumhuriyeti kurmuş olan İttihatçıların “C Takımı”na kaldı.

        *

        Doktor Münir’e göre “hürriyet” peşine düşen İttihatçılardan memlekete “hürriyet” getirmelerini “millet” istememişti. Milletin padişahla bir alıp veremediği yoktu. Hürriyet peşine düşenler bir avuç asker memur takımıydı. “Koca imparatorluğa yaygın, gizli açık hiçbir politika örgütü yokken, milletin hürriyet istediğini” nereden anlamışlardı bu asker-memurlar sahiden? Ecnebiden duymuşlardı muhakkak. Ortalıkta bir laf dönüyordu, “hürriyet” denilen o lafın “kuyruğundan yakalayıp” Abdülhamit’in kafasına “çalmışlar”dı. İndirmişlerdi padişahı tahttan ve apışıp kalmışlardı.

        İktidara gelinceye kadar “kadro” diye bir şeyin varlığından haberleri yoktu. “Anayasa geri getirilirse, bütün Osmanlılar memleketin kalkınması için el ele verecekler, her şey birden düzelecek” sanmışlardı. “Otuz iki yıl süren despotluğa, bu süre içinde, kimler başkaldırdıysa hepsini” kendilerinden sanıyorlardı İttihatçılar. Onlara göre bunlar, “memleketin en namuslu, en vicdanlı, en işe yarar insanlarıydı. Var güçleriyle işe sarılacaklar, vatanı bir yıla varmadan cennete çevireceklerdi. Hele Avrupa’da bunca yıl, Abdülhamit despotluğuyla boğuşanların hepsi her zorluğun altından akılla kalkacak derin bilgili adamlardı. Meğer, kiminin bilgisi hiç yokmuş, kiminin tecrübesi... Kimi iyi niyetle saçma yollar gösterdi, işleri büsbütün karıştırdı, kimi kendi çıkarı için, büsbütün yokuşa sürmeye kalktı” onları... Altı aya varmadan anladılar içine düştükleri çıkmazı. Ellerinde kala kaldı “hürriyet”. “Neye yarar bu hürriyet” sorusunu sorup arpacı kumrusu gibi düşünmeye başladılar. Doktor Münir işte tam sırada tası tarağı toplayıp cemiyetten savuştu arkasına bakmadan.

        İttihatçılar topu topu 9 yıl, 8 ay, 12 gün iktidarda kalabildiler.

        Doktor Münir’e göre, İttihatçılar Sultan Abdülhamit’i devirmeseydi cihan harbine girmeyecek, dört milyon insanımızı şehit olarak toprağa vermeyecektik.

        *

        Aradan 11 sene geçer. 1930’lu yılların başında Farmason Doktor Münir bu sefer, “Yol Ayrımı”nda ortaya çıkar. Cumhuriyet’i kuranlar bir hayli yol kat etmiş, “yol ayrımına” varmışlardı.

        “Cemiyeti boşladığı” 1908 yılından beri hiçbir grupla hareket etmemiş, hiçbir teşkilata girmemişti. Derler ki birisini kanına İttihatçılık bulaştıysa, ölünceye kadar İttihatçı kalır. “Kendisi kabul etmese de Farmason bal gibi kodaman İttihatçı”ydı. Daha doğrusu Osmanlıydı. “En büyük özelliği bütün konuşmaların tadını kaçırması, en geniş, en derin düşünüp yüzde yüz haklı görünen fikirlerin foyalarını meydana çıkaran soruları, insanı şaşırtacak kolaylıkla bulup soruvermesidir.”

        Doktor Münir İttihatçıları sevmesine sevmiyor da Kuvayı Milliyecilere de pek bayılmıyor hani.

        Ona göre Kuvayı Milliyeciler “durgun adamlardı. Hayalperver adamlar… Gerçeğin yerine kolayca uydurmayı koyabilirler. Böylece kendilerini rahatlatırlar. Sabırla beklerler. Sabırla acı çekerler. Yoksulluğun her çeşidine katlanmayı bilirler. Fakir Anadolu halkının yetiştirdiği çilekeş çocuklardır onlar. İyi dövüşçüdürler. Korkusuzlukları soylucadır. Direniş yetenekleri hesaplara sığmaz. O direniş ruhuyla tarih yapmasını bilir ama yaptıkları tarihe sahip çıkmayı pek beceremezler. Başka bir insan soyudur onlar. İyi yetiştirilmiş savaş atlarına benzerler. Savaşsız yapamazlar. Savaş atları saldırı borusunu duyunca nasıl kafaları dikerlerse bunlar da öyle. İflah olmazlar. Savaşsız kalınca kendilerine dert edinirler. Yirmi dört saatte bir kere vatanı kurtarmazlarsa hepten sapıtırlar.”

        Doktor Münir’e göre 1908’in padişahçı İttihatçıları koca Osmanlı İmparatorluğu’nu yıktılar. 1923 Kuvvayı Milliyecileri ise bir dünya imparatorluğunun miras hesaplarını tasfiyeye oturdular. Peki tasfiye etmek istedikleri miras neydi? Yedi yüz yıllık bir dünya imparatorluğu… Peki tasfiye etmeye kalkıştıklarında imparatorluğun İttihatçıların eline geçtiği 1908’deki durumu neydi?

        “1908’de bir darbeyle İttihatçıların eline geçen, on sene içinde de yıkılan imparatorluk tam dört milyon üç yüz seksen üç bin kilometrekare toprağa sahipti. Nüfusu 43 milyonu aşkındı. Bu topraklar üzerinde yedi bin kilometre demiryolu döşeliydi. Tasfiye edilen miras Osmanlının sırf kılıç gücüyle vuruşarak aldığı, tarih boyu vuruşarak savunduğu miras­tı. Masaya oturuldu. Karşılarında yirmi iki devlet... İki bölümde tamamlanan Lozan anlaşmasının bütün otu­rumları beş buçuk ay sürdü. Mahzenler dolusu arşivleri düşünün. Delegelerimiz hepsini inceledi mi? Hayır! Beş ay içinde dört milyon üç yüz seksen küsur kilometrekarelik bir imparatorluğun yedi yüz yıllık hesapları beş ay içinde tasfiye edildi... Aslında miras ret edildi, hem de borçla­rından bir kısmını kabul ederek… Değil bir dünya im­paratorluğunun mirası, bir mahalle bakkalının mirası bile, bizim bugünkü mahkeme usullerimiz göz önüne getirilirse, bu kadar kısa zamanda tasfiye edilip karara bağlanamaz.”

        Doktor Münir’e göre, “Kurtuluş iki türlü olur: Ya bütün haklarını en son zerresine kadar koruyarak kurtulursun ki, gerçek kurtuluş budur. Ya da haklarından birçoklarını vererek kurtulursun. Bu da bir kurtuluştur ama, öyle pek övünülecek, kasınılacak çeşitten sayılmaz. Hele rejim değişmelerinin tarihsel haklardan vazgeçmekle hiçbir ilintisi olamaz. Sözgelimi, Bolşevikler, Çarlık İmparatorluğuna pekâlâ sahip çıktılar. Nitekim, Fransa Cumhuriyetçileri de kendilerinden önce, kendilerinden sonra çeşitli krallıkların kurmuş oldukları imparatorluğu rejimi değiştirdik bahanesiyle bir kimseye bağışlamadılar.” “Mevcut ‘kurtuluş’ anlayışının, sanki Osmanlı'dan kurtuluşa indirgenmesinin sebepleri neydi sahiden?

        Milli mücadelenin bin yıllık tarihimizden ayrı bir savaş olmadığını, bu süre içerisinde yaşanan Doğu-Batı boğuşmasına mahsus yüzlerce savaştan biri olduğunu, Yunan Savaşına Kurtuluş Savaşı denmeyeceği gibi asla İstiklal Savaşı da denemeyeceğini, çünkü hiçbir zaman milli devletimizi yitirmediğimizi, hatta doğrusu istenirse, 1920-23 arasında bizim bir değil, iki devletimiz olduğunu söylüyor bize Doktor Münir.

        “Yol Ayrımı”nın sonunda, Gazeteci Murat’a anlatarak biz Cumhuriyet çocuklarına şöyle seslenir Doktor Münir:

        “Siz Cumhuriyet çocukları, ‘Gözümüzü zaferle açtık’ avuntusundasınız. Şimdi unutulmaz yerlerde beklenmez yenilgilerle karşılaşınca apışmayın! Biz Batıyla er geç, ister istemez hesaplaşmak zorundayız! Bunu gerçekten yapmadıkça, Batıya hizmet teklif etmekle belayı başımızdan defleyemeyiz! Bunu böyle bilesin...”

        *

        Farmason Doktor Münir’in bu aykırı fikirleriyle sayfaları arasında arzı endam ettiği “Yorgun Savaşçı” romanını devletimiz 1979 yılında TRT için dizi yapma kararı aldı. TRT yönetimi proje hakkında bir denetim raporu yazsın diye Denetim Müdür Yardımcısı Hadi Şenol’u görevlendirdi. Şenol projeyi inceledikten sonra beyninden vurulmuşa döndü; bu çok “tehlikeliydi” bir projeydi; adeta “ihbar mektubu” mahiyetinde bir rapor yazdı. Hadi Şenol solcuydu, Ecevit hükümeti işbaşındaydı, o zaman solcuların elinde bulunan TRT yönetimi, Kemal Tahir’in “solculuğundan” dolayı ilk darbeyi “sağcılardan” beklerken, ilk darbe hiç beklemedikleri bir anda bir “solcudan” gelmişti. Şenol’un raporuna göre Kemal Tahir bu romanında Osmanlıcılık yapıyor, Atatürk aleyhtarıydı ve tarihsel gerçekleri çarpıtıyordu.

        Ve en önemlisi…. Hadi Şenol, kurmaca bir karakter olan Farmason Doktor Münir’i, İttihat Terakki’nin gerçek lideri sanmış, raporunda da buna böyle yer vermişti. Hikâye bir hayli uzun... Devlet en sonunda Şenol Bey, İlhan Selçuk, Hasan Pulur, Şükran Kurdakul ve benzeri “solcuların” dizi ve Kemal Tahir hakkındaki görüşlerine itibar edip, o zamanın parasıyla milyonlarca lira harcayarak Halit Refiğ’e çektirdiği diziyi ateşe atıp yakmıştı.

        *

        Farmason Doktor Münir’in kiraladığı köşk orada, Caddebostan’da harabe halde duruyor hâlâ.

        O ise o köşkte değil, 70 seneden beri o romanları okuyan bizlerin hayalinde yaşıyor hiç yaşlanmadan.