Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Anasayfa Özel İçerikler Nasuhi Güngör Türkiye neden harekete geçti?

        Dünyadaki muazzam hareketlilik, özellikle de ABD Başkanı Trump’ın sert ve keskin hamleleriyle, bir yandan belirsizliği, diğer yandan yeni bir rol dağılımını beraberinde getiriyor. Taşların yerine oturduğu bir dönemin yakın olduğunu söylemek mümkün değil. Küresel ölçekte sarsıntıların ve ekonomik boyutuyla depremlerin bizi beklediği ortada.

        Kuşkusuz Türkiye, bulunduğu bölgenin siyasi anlamda en güçlü ülkesi. Ekonomik açıdan, özellikle de petrol gelirleriyle öne çıkan aktörlerin (sözgelimi Suudi Arabistan) daha fazla sahne alacağını öngörenler bir yere kadar haklı olsa da, siyasi nüfuz ve kapasitenin bundan çok daha fazlasını gerektirdiği ortada. Kaldı ki bölgemizde dağıtılmak ya da tanımlanmak istenen yeni rollerin, özellikle İran’a karşı hedeflenen operasyonlar üzerinden ortaya konulması, bir yanıyla belli rekabetleri kışkırtmayı da hedefliyor.

        MOSKOVA-TAHRAN HATTINDA ÇÖZÜLME

        Rusya’nın İran’a yönelik kuşatma karşısında ABD’ye karşı gerçek anlamda bir tavır göstermesini bekleyenlerin sayısı da giderek azalıyor. Trump tarafından Ukrayna’nın “ne kazandıysan senin olsun” kabilinden Rusya’nın önüne konulması, son yıllarda ortaya çıkan Moskova-Tahran stratejik işbirliğini zayıflatan etkiler oluşturuyor.

        ABD tarafındaki bazı bilgiler, Putin ve Trump arasında "İran’ın İsrail’e karşı bir tehdit oluşturmaması" anlamında bir mutabakat sağlandığını ifade ediyor. Suriye’de çok ağır bir kayba uğrayan Rusya’nın bu ülkedeki üslerinin ne olacağı konusu ise hala boşlukta. Tahran’la sağladığı ittifakın en büyük zeminlerinden birisini yitirince, Moskova açısından bu ülkenin geleceği eskisinden daha farklı anlamlar taşıyor.

        Şöyle bir tez de giderek daha güçle biçimde dile getiriliyor. “Rusya, ABD ve İran arasında bir arabulucu rolü üstlenmek istiyor. Böylece alan ve zaman kazanmayı hedefliyor.” Buna dair bazı girişimlerin şekillendiğini de söyleyebiliriz.

        Burada bir sorun daha var iki ülke arasında. Arap dünyasına yayılmış vekil güçleri önemli ölçüde güç kaybeden İran’ın, kendisini korumak için Kafkasya’dan Orta-Asya’ya kadar uzanan alanda nüfuz alanlarını artırması. Bunun Rusya’yı ne kadar memnun edeceği ise hayli kuşkulu.

        Denklemin Ortadoğu’daki bir diğer ayağı ise Suudi Arabistan. Bu ülkeyle iyi geçinmesi gerektiğinin farkında Ruslar. Dolayısıyla Tahran’la ilişkilerini eskisi kadar güçlü zeminlere oturtması hayli zor ve riskli.

        ANKARA-TAHRAN-ŞAM

        Türkiye’yi fazlasıyla ilgilendiren iki boyutu var bu gidişatın. Amerikan yönetiminin İran’a karşı askeri seçeneklerden ekonomik hamlelere; bunların yoğrulduğu bir siyasi kuşatmadan rejim değişikliği dayatmasına kadar uzanan her adım, Ankara için son derece kritik. Komşusundaki bu istikrarsızlığın kendi güvenliğini tehdit edecek bir noktaya gelmemesi için Türkiye’nin son derece dikkatli bir diplomasi yürüteceğini öngörebiliriz.

        İkinci boyut, Suriye’deki istikrarın güçlenmesi. Başka bir ifadeyle yeni rejimin ayakta kalması, ekonomik sorunların ve muazzam altyapı eksikliklerinin giderilmesi. Ayrıca bölge ülkeleriyle barış temelinde kalıcı ilişkiler geliştirmesi.

        İSRAİL'İN SALDIRGANLIĞI

        İsrail’in Suriye yönetimine karşı saldırgan tutumunu ve peş peşe gelen askeri hamlelerini dikkate aldığımızda barışı zehirleyen rolünü sürdürdüğünü görüyoruz.

        Türkiye’nin Suriye Devrimi’nde oynadığı rolün ve bu ülkenin geleceğindeki istikrara yönelik çabalarının bölgesel barışın olmazsa olmazı olarak görülmesi gerekiyor. Ayrıca Ankara-Şam hattını zayıflatmanın, ne denli akıl dışı bir politika olduğunu da herkesin görmesi ve iki ülke arasındaki yakınlığın bölgesel bir dinamik haline gelmesine katkı sağlaması, en doğru tercih olarak önümüzde duruyor.

        Hatırlatmakta yarar var. İçeride yaşanan ve ne yazık ki büyük bölümü algı operasyonları üzerinden devam eden güncel sorunlar bazı konuların üzerini örtüyor. Türkiye'de devlet aklının bazı okumaları erken yaparak ön alma-tedbir-hamle üçgeninde harekete geçtiğini görmeden olup biteni anlamlı bir yere oturtamayız.