Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Sesli Dinle
        0:00 / 0:00

        Ölenin arkasından yazmaktan yoruldum, Deniz Arman’ın aramızdan ayrılışına da değinmek istemiyordum. Ama dün gözyaşlarını tutmaktan zorlanan meslektaşım—ve arkadaşım—Serdar Akinan’ın onun ardından “Sadece Deniz’in değil gazeteciliğin cenazesi kalkıyormuş gibi geliyor,” dediğini duyunca dondum kaldım. Bu, kim bilir, gazeteciliğin kaçıncı cenazesi. Ama yolu bir şekilde “32. Gün” programından geçenleri daha da yakından vuran, daha da sarsan bir ölüm oldu bu. Üstelik benim Deniz Arman’la hukukum bile yoktu, buna rağmen o acıyı hissediyorum.

        Mehmet Ali Birand’dı aslında “32. Gün”ün her şeyi. Ama 2013’te Birand öldüğünde hala pek çoğumuzun gazeteciliğin geleceğine dair çok da karamsar olmayan düşünceleri, umutları vardı.

        “32. Gün” gerek izleyenlerin gerekse de yolu bir şekilde buradan geçenlerin bildiği gibi eşi benzeri olmayan bir adaydı. Can Dündar zamanında ona “Buraya düştük abi," diyen bir “32. Gün” çalışanına “Düşmek için epey yüksek bir yer bulmuşsun,” dediğini anlatır.

        “32. Gün” benim de gazeteciliğe başladığım yüksek mertebe oldu. Hatta belki de gazeteciliğe başlamama neden oldu diyebilirim. Ekranda izlerken kendimi tutamıyor, illa onların bir parçası olmak için büyümeyi bekliyordum. Çok da büyümeyi beklemedim ama, daha lisedeyken kapıyı çalmaya başladım.

        *

        Babıali’de yazılı olmayan bir kural vardır: Gazeteciliğe inanmış kişiler kapıyı yeteri kadar aşındıranlara mutlaka bir fırsat verir, yapılabilecek bir sürü iş varken gazetecilikte inat edenleri en azından denerler. Bugün baktığımda aşındırılacak kapıyı bulmak da başlı başına bir gazetecilik gibi geliyor. Haberi yakalamak gibi bir stratejik bir hamle bu; doğru yer ve mekanı bulmak.

        Ayşe Arman bir keresinde bana trene atlayıp Brüksel’e gittiğini, Mehmet Ali Birand’ın evini bulduğunu, kapısını çaldığını ve “Sizinle çalışmak istiyorum,” dediğini anlatmıştı. Birand’ın ona yanıtı “Delirmiş olmalısın,”dı. Sonra Ayşe Arman oldu.

        Ondan aldığım gazla ben de Birand’ı bir kitap fuarında yakalamış, konuşabileceğimiz o birkaç saniyelik aralıkta doğrudan niyetimi iletmiştim. Birand bana ayaküstü sadece tek bir şey söyledi, “Nilgün’ü ara,” dedi.

        Hakkında o ana kadar hiçbir şey bilmediğim “Nilgün” adeta haber kaynağının bir muhabirin önüne attığı bir yemdi, o ipucunu sürerek Sabah gazetesinin santralinden yardımcısı—ve sonradan çok sevdiğim—Nilgün Özkaleli’yi buldum. Bir şekilde kapıdan girdim.

        *

        Ben “32. Gün”de çalışmaya başladığımda ekrandan hayranlıkla izlediğim o okulun altın yılları çok geride kalmıştı. Birand medyaya epey malzeme olan tartışmalı ve yüz kızartıcı bir sürecin sonunda—faturaları şişirmekten mahkum olarak—TRT’den uzaklaştırılmış, özel televizyonların ilk yıllarında da işler epey değişmişti. Bir kere ekip dağılmıştı. Benim ekranda görüp aralarında yer almak istediğim isimlerden pek azı artık “32. Gün”deydi.

        Ama “32. Gün” hala standartların çok yüksek olduğu, Amerikan Başkanı’nından PKK liderine kadar herkesin eşit haber öznesi olduğu, dokunulmayacak hiçbir tabunun bırakılmadığı, aklımıza gelen her haberin önerilebileceği, Türkiye’de değil de adeta CBS’de haber yapıyormuş gibi çalıştığımız bir yerdi. Kamera kadrajından ekran grafiklerine, fon müziklerinden ışığına kadar her ayrıntıyla özel olarak ilgilenilirdi. Abartmıyorum, başkalarının 10 dakikada bitireceği çekimler için üç-dört saat harcanırdı.

        Birand o aksayan bacağına rağmen Türkiye’de olmayan montaj cihazlarını, onlarca kiloluk kameraları yurtdışından elinde taşıyarak getirirdi. Sırf çıtayı biraz daha yukarı koyabilmek için.

        Bütün okullarda birileri mezun olur, sonradan başkaları gelir. Önemli olan kurumları yaşatmaktır. “32. Gün”de bir daha benzerini yaşamadığım bir aidiyet duygusuyla çalıştım. Başkalarının da benim gibi “çok yüksek bir yere” düştüklerinin farkında olduğunu, aynı aidiyet duygusuyla çalıştıklarını gördüm.

        Ben hayatımın burada geçeceğini, 50. yılımı falan burada kutlayacağımı, yıllar içinde trenle Brüksel’e gidip Birand’ın kapısını çalan başka Ayşe Arman’ların, kitap fuarında Birand’ı yakalayıp yakasına yapışan başka genç gazeteci adaylarının aramıza katılacağını hayal ediyordum. Bu hayalimin trajediye dönüşebileceğine ihtimal bile vermedim. Yaklaşık 30 yıldır buralarda dolanıyorum, böyle bir kişiyle bile rastlamadım.

        *

        “32.Gün” babadan oğula değil de gazeteciden bir başka gazeteciye geçseydi bugün YouTube’da arşiv kayıtlarından ibaret bir nostalji kanalından ibaret olmazdı. O altın değerindeki arşiv kayıtları.

        “Osiki”de herkes çok yoğun bir mesaiyle çalışıyordu. Hafta sonları büroda yatılıp kalkılıyor, Pazartesi geceki yayına bant yetiştirmek için zamanla yarışılıyordu. Bir şekilde yetişiliyordu da. Hafta içleri de sakin değildi ama, illa bir şey çıkıyordu. Birinin bir yerden biri yere uçurulması gerekiyordu, Birand dünyanın bir ucundan arayıp bilmem ne söyleşisinin deşifresini talep ediyordu, büronun önünde gizemli adamlar dolaşıyordu, birisiyle görüşülmesi ve bunun gizli tutulması için gerekli organizasyonun yapılması şarttı.

        Ben zaman zaman, çok nadir bulduğum boş aralarda, herhangi bir evin dolabı sayılabilecek küçücük bir bant odasında arşivden eski kayıtları inceler, kendi kendimi geliştirirdim. Can Dündar’ın İngiltere’deki okullarda artık süt dağıtımının bittiğine dair haber dosyası veya Yusuf İslam / Cat Stevens söyleşisi gibi. Ya da Deniz Arman’ın kuru fasulye tarifi.

        Yaptıkları haber yüzünden askeri mahkemede yargılanmıştı Birand, Arman ve kameraman Halim Abanoz. Deniz Arman da paşalara “Bu tarz haberler sizin için uygun mu?” diye sorarak kuru fasulye tarifi vermişti. Bu haberi yayınlandığında televizyondan izlemiş ve hayran kalmıştım. Askeri mahkemede kim yargılanmak ister? Ama ben böyle bir gazeteci olmak istiyordum, gazeteciliğin insanın başının belaya girmesinin zorunlu olduğu bir meslek olduğunu hemen kavramıştım. Bu işin belki de en cazibeli kısmı insanın başının belaya girmesidir. Ve, evet, biz gazeteciler biraz kafayı sıyırmış insanlarızdır.

        *

        Deniz Arman hiçbir zaman benim üzerimdeki etkisini bilemedi. Ben onu hep orada burada, partide ya da gece kulübünde gördüm sonraki yıllarda. Ben onu “32. Gün”den sonra hep Anadolu’dan İstanbul’a gelip yolunu kaybetmiş yetenekli futbolculara benzettim.

        Çok büyük kurumlarda, en üst makamlarda çalıştı ama bir daha başı hiç haberden dolayı belaya girmedi mesela. Ekranda O. Henry’nin eserlerini kendisininmiş gibi haber sonrasında anlatmaya başladığı “Yastıkaltı öyküleri”yle biraz kendi kendisinin karikatürü gibiydi. Zamanla kendisine verilen bütün fırsatları kendisi harcadı. Hala benim için gizemini korur, en kıymetli yıllarını karısıyla Privé adlı gay kulüpte eğlenerek geçirdi.

        Keşke neden kendisini yok etmek için bu kadar çabaladığını, neyin savaşını verdiğini, hangi nefretten beslendiğini, neyin intikamını almak istediğini o hayattayken sorabilseydim. Hiçbir zaman öleceğini düşünmedim ki… Zaman zaman adı aklıma gelir, google’lar, acaba ne yapıyor diye bakardım. Bir gün illaki yine ekranda çıkacak, o muazzam ses tonuyla haberleri okuyacak, çok istiyorsa da o saçma öykülerini anlatacaktı benim için.

        *

        Geçenlerde eski bir medya patronu zaman zaman çıktığım televizyondaki performansımı övdü. Geçmişimi bilmiyordu bence, “Tıpkı Mehmet Ali Birand gibi,” dedi. “O da her şeyi basit ve anlaşılabilir şekilde anlatırdı.” Kendimi kamera önünde bulduğum ilk andan beri tek rol modelim Birand oldu. İki ülkenin savaş çıkaracak gerginliğini karı-koca arasındaki kavga gibi sadeleştirerek nasıl anlattığını hatırladım; hala onu taklit ediyorum.

        Kadraj yapmayı ve arkadaki fonu seçmeyi Serdar Akinan’dan, ayakta durduğumda ellerimi ne yapacağımı da Cüneyt Özdemir’i izleyerek öğrendim. Masaya oturduğumda elimi kolumu nereye yerleştireceğimi—sanıldığından daha zor—ise Deniz Arman’a bakarak kendimce uyarladım. Bugün hala anchor masasına Deniz Arman gibi hakim olan bir başka sunucu gelmedi, üzgünüm.

        İşin acıklı tarafı bütün bunları ta 1996 yılında öğrendim, bugün hala o temel üzerine kendi kattıklarımla idare ediyorum. “32. Gün” bir zamanlar, en kötü zamanında bile, Harvard Business School gibiydi demek ki. İnsan bir kere gidiyor, ömür boyu orada öğrendikleriyle ilerliyor. Ama bir yanıyla da trajik, “32. Gün”den sonra bir tane daha benzer bir okul olmaz mı?

        Gören de bugün medyaya “32. Gün” mezunlarının hakim olduğunu zanneder. Ama başta programın ilk kurucularından Ali Kırca olmak üzere hemen hemen hepsi periferide. Deniz Arman tam 10 yıldır işsizmiş, ancak ölünce fark edildi. Mithat Bereket çok ciddi bir sağlık sorunlarıyla boğuşuyor; gazeteciliğin sağlıksız bir meslek olduğunu bir kez daha hatırlatırcasına. Can Dündar’ı söylememe gerek yok herhalde? Çiğdem Anad nerede? Ya Rıdvan Akar? Ahmet Sever ise Lower Cihangir’de içiyor, onu biliyorum. Serdar ve Cüneyt de YouTube’da, nehrin kenarında. Bu isimlerin diskalifiye olmasının nedeni yeteneksizlikleri değil herhalde. En azından büyük bir kısmının.

        Birand yaşasa en azından bir telefonla eski ekibi toplardı. O da yok, eski ekip de yok, “32. Gün” de yok. Daha da acıklısı medyada artık böyle bir okul da yok. Az önce “32. Gün” gazetecilere kalsa belki hala ekranda olurdum dedim, ama ortada gazeteci de yok. İşte bu yüzden Deniz Arman’ın ölümü bugün fazlasıyla gazeteciliğin de cenazesinin kaldırılması gibi. Açık olsa Privé’de mavi renkli bir kokteyl içmek isterdim anısına.