Başlıktaki soru, Rus devrimci demokrat gazeteci, materyalist filozof, edebiyat eleştirmeni ve bazılarına göre ütopik sosyalist Çernişevski’nin, 4 Aralık 1862’de hapishanede yatarken başladığı, 4 Nisan 1863’te, dört aylık süre zarfında yine hapishanede yazıp bitirdiği iki ciltlik, bütün dünyada bilinen meşhur romanının adıdır. Çevrildiği onlarca dilde kitabın adı “Ne Yapmalı?”yken, sadece bizde, Türkçede adı “Nasıl Yapmalı?”dır. Bunun sebebi de oldukça tuhaftır.
Roman Türkçeye 1972 yılında çevrilip yayınlandı. Kitabın Türkçesi hazırlanırken, Lenin’in “Ne Yapmalı?” adlı kitabı çoktan piyasaya çıkmıştı. Hatta Lenin Çernişevski’nin kitabına nazire yaparak bu adı vermişti kitabına. Dolayısıyla Rusçada iki “Ne Yapmalı?” kitabı varken (Biri roman, öteki polemik kitabı) bizde, “ağanınkinin üstüne ne hacet” diye düşünen zamane devrimcilerinin bulduğu dahiyane bir çözümle kitabın adı değiştirildi, “Nasıl Yapmalı?” oldu. Sanki kitabına “Nasıl Yapmalı?” adını vermek Çernişevski’nin aklına gelmemişti!
*
Çernişevski; bütün zamanların en meşhur sorusu olan bu soruyu bir roman aracılığıyla ortaya attığında bizde, ahalinin “artık gavura gavur denmeyecek” diye veciz bir şekilde tanımladığı Tanzimat Fermanı ilan edileli neredeyse yirmi beş sene olmuş ama münevveran takımının beynini henüz bu soru kemirmeye başlamamıştı. Şinasi, Namık Kemal, Ziya Paşa, Ahmet Mithat gibi Osmanlı mekteplerinden yetişme, devlet parasıyla okudukları için her daim ona borçlu, onun hizmetinde vazife yapmaya amade isimlerin de aralarında bulunduğu bir grup münevver “Tercüme Odası”ndan yetişmiş, dilde sadeleşmeyi birinci hedef olarak önlerine koymuş, kıyısından köşesinden de “siyasete bulaşmışlar”dı. Bir süre sonra Bab-ı Ali’nin bin bir ayak oyunlarıyla meşgul, günü kurtarmaya ehil, bu yüzden elindeki gücü devlet namına kullanarak farklı olana karşı tahammülsüz bürokrat diktatoryasına dayanamayan, kendilerine “Yeni Osmanlı” adını vermiş bu münevverlerden bir grup; Rusya’da Çernişevski’nin romanı yayınlandıktan dört sene sonra 1867’de Avrupa’ya kaçtılar. Gider gitmez de “ne yapmalı?” sorusunu birbirlerine sormaya başladılar. Burada, bir idare biçimi olan “anayasal monarşi”yi görünce sordukları sorunun cevabını da bulduklarını gördüler. Şimdi “ne yapmalı?”nın net bir cevabı vardı:
“Behemehâl memleketi bir Anayasaya kavuşturmalı.”
*
“Genç Osmanlılar”ın Çernişevski’nin romanını okuduklarını sanmıyorum. O sırada bir Çingene şarkıcının peşine düşerek Avrupa’ya gelmiş ve burada bir “Rus kültür elçisi” gibi çalışan Rusya’nın en büyük yazarı Turgenyev, mesela Tolstoy’u Batının entelektüel mahfillere tanıtmış ama sanırım Çernişevskiye henüz sıra gelmemişti. Bir bakıma Turgenyev, Çernişevski’den de pek haz etmiyordu aslında. Çernişevski iyimser, Turgenyev biraz daha karamsardır. Ona göre Rus toplumundan bir cacık olmazdı. Hatta, “Bir sabah kalksak, yeryüzünden bütün Rusların yok olduğunu görsek, dünya ne kaybeder?” diye çok cesur bir soru sormuş, bu soruyla da memleketinde kendi sonunu getirmiş, bir anda bir nefret objesi haline gelmişti.
Şinasi, Namık Kemal, Ziya Paşa, Ahmet Mithat gibi münevverlere, daha sonra adı Sultan Abdülaziz darbesine karışacak olan ilk anayasamızın mimarı Mithat Paşa da katıldı, nihayet 1876’da tarihimizin ilk anayasası kabul edildi. “Ne yapmalı” sorusunun cevabı bulunmuş ama memlekette dertler bitmemişti. Bu ne tuhaf şeydi, gavurlar güzel güzel “anayasal monarşiyle” idare ediyorlardı, bizde neden olmuyordu?
Sebebi belliydi:
Abdülhamit diktatörlüğü!
O halde, “ne yapmalı?”
“Behemehal Abdülhamit diktatörlüğünden kurtulmalı!”
*
Bunu kurtuluş olarak gören, kendilerine “Jöntürk” adını takmış, Süleyman Nazif’in deyimiyle “kendilerini yaratanın Allah, yetiştirenin de Namık Kemal olduğuna” iman etmiş bir grup münevver, kimisi sürgün, kimisi gönüllü tıpkı kendilerinden önceki kuşak gibi tekrar Avrupa yollarına düşmüş, Paris’te, Londra’da, Stockholm’de “Hamit diktatörlüğünden” kurtulmanın çarelerini arıyorlardı. Avrupa, tıpkı mucidi olduğu tren gibi arkasından buhar bıraka bıraka hızla bir yerlere doğru gidiyor, biz küçüle küçüle her yıl biraz daha büzüşüyor, kederle, hüzünle “çağdaş uygarlığı” fethe gidenleri arkadan seyrediyorduk.
Münevverler, toplandıkları mekanlarda, kafelerde, otel lobilerinde, gizli mahfillerde, kuytuluk köşelerde her geçen gün “ne yapmalı?” sorusunu daha yüksek sesle dillendiriyorlardı.
İşte bütün fikirlere baskın gelecek, zamanı geldiğinde her şeye hakim olacak olan İttihatçılık fikri bu ortamda doğdu. Tarık Zafer Tunaya’nın deyimiyle, “kültürü zayıf kini büyük” İttihatçılar “ne yapmalı?” sorusunun cevabını daha yüksek sesle dilendirmeye başladılar: “Behemehal Abdülhamit’i devirmeli.”
Abdülhamit devrildikten sonrasına yerine gelecek olanla ilgili pek sağlam bir fikirleri olmayan İttihatçılar, önce devletin silahlarını gasp ederek dağa çıktılar, yanlarına Çakırcalı Efe gibi insan kasabı eşkıyaları aldılar, sonra ardı ardına düzenledikleri birkaç darbeyle nihayet iktidara çöreklendiler. “Ne yapmalı?” sorusunun cevabı olan Abdülhamit devrilmiş, yerine ne koyacaklarını bilemedikleri için, yine Tunaya’nın deyimiyle “rejim çok az rötoşla aynı kalmış” ama her şey kökünden sarsılmıştı.
*
Bu kez onların yaptıklarını beğenmeyen münevverler, farklı mahfillerde bir araya gelerek şiddetle “ne yapmalı?” sorusunu sormaya başladılar. İttihatçılar sokak ortasında takır takır gazeteci öldürmüş, memleketi cihan savaşına sokmuş, her anlamda imparatorluğun sonunu getirmiş, liderleri Enver, Cemal ve Talat Paşalar bir Alman gemisine binerek memleketi terk etmişlerdi.
Şimdi her yerde, gizli teşkilat mahfillerinde, kahve köşelerinde, cemiyet lokallerinde, askeri kışlalarda münevverler “ne yapmalı?” sorusunu soruyorlardı birbirlerine.
Bu sırada Mustafa Kemal’in aklına parlak bir fikir geldi. “Ne yapmalı?” sorusunun ondaki cevabı “Behemehal Anadolu’ya gitmeli” idi. Gitti de. Erzurum’da tekmil Kürt aşiretleri yanında olduklarını yüksek sesle beyan ettiler. Onlara, çoğu eski ittihatçı olan başkaları da Ankara’da katıldı. Ankara bir anda “biber bıyıklı” bir yığın eski İttihatçı münevverle doldu. Savaş oldu, savaş kazanıldı. Hâlâ “ne yapmalı?” sorusunun cevabı tam anlamıyla bulunmamıştı. Mustafa Kemal’in bu soruya da cevabı vardı:
“Behemehal Anadolu’da Fransa Üçüncü Cumhuriyetine benzer bir Cumhuriyet kurulmalı.”
1923’te o Cumhuriyet kuruldu. Çok uzun bir süre, pek kimse “ne yapmalı?” sorusunu sormadı. Kimse sormayınca Mustafa Kemal bu soruyu bu kez kendi kendisine sordu ve cevabını buldu:
“Behemehal bir muhalefet partisi kurulmalı.”
Yakın arkadaşlarına Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasını kurdurdu. Ama ahali başıboş bırakmaya gelmez, anında davulcuya zurnacıya meyil etmeye başladı. Kemalistler Mustafa Kemal Atatürk’e pek kızdı, “Sana rağmen senin ilkelerini korumaya devam edeceğiz” diye açık açık onu tehdit ettiler. Fırka kapatıldı, kurucularının çoğu canını zor kurtardı. Bir daha çok uzun yıllar boyunca, 1940’ların başına kadar “ne yapmalı?” sorusunu pek soran olmadı.
Bu kez İsmet Paşa aynı soruyu kendine sordu ve cevabını buldu.
“Behemehal bir muhalefet partisi kurulmalı.”
Demokrat Parti kuruldu ama kısa sürede kontrolden çıktı. Tekrar “ne yapmalı?” sorusu gündeme geldi. Cevabı belliydi:
“Behemehal memleketi Menderes diktatörlüğünden kurtarmalı”.
27 Mayıs 1960’ta darbe yaptılar. Menderes’i astılar ama “ne yapmalı?” sorusu bu kez daha yakıcı bir şekilde gündemdeki yerini muhafaza etmeye devam etti.
*
1960’lı yılların ikinci yarısından itibaren bu kez sazı, sosyalist solcu gençler aldı. Onlara göre, “İki kutuplu bir dünyada yaşıyorduk. Başını Sovyetler Birliği’nin çektiği sosyalist sistemle, başını Amerika’nın çektiği kapitalist sistem savaş halindeydi. Üçüncü dünya ülkelerindeki ulusal kurtuluş savaşları emperyalizme darbe üstüne darbe indiriyordu. Durmanın zamanı değildi.”
O halde ne yapmalı?
“Behemehal sosyalist bir devrim yapmalı!”
*
İşte Lenin’in “Ne Yapmalı?” kitabı bu sırada piyasaya çıktı. Kitabın alt başlığı “hareketimizin can alıcı sorunları” idi. Aslında saçma sapan bir polemik kitabıydı bu. Lenin’in sağda solda yazdığı, bir sürü adamla giriştiği tartışma yazılarından oluşuyordu. Okuyanın pek bir şey anlamadığı kitabın tek anlaşılır yanı adıydı. Zaten Lenin de bu ismi Çernişevski’nin romanından “ödünç” almıştı.
Peki Çernişevski’nin; Joseph Frank’ın, “Rus devriminin üzerinde Marx’ın Kapital’i kadar etkisi olmuş” dediği romanı neyi anlatıyordu? Aslında Çernişevski’nin sorduğu “ne yapmalı?” sorusu son derce masum bir soruydu, öyle büyük bir “siyasi” soru değildi. Yazara göre iş hayatında olsun, aşk hayatında olsun, gündelik hayatın başka veçhelerinde olsun hepimizin karşısına “ne yapmalı” sorusu çıkar ve en çaresiz kaldığımız zamanlarda aklımıza hep bu soru gelir. Bu temel soruyla birlikte Çernişevski romanında şu soruların cevaplarıyla da uğraşır:
“İnsanları böylesine rezilleştiren bu zenginlik nereden gelmiş, niçin var? Yoksullar neden bir türlü yoksulluktan kurtulamıyorlar? Neden çevremizde zenginler kadar rezil ve ahmakça davranan bu kadar çok yoksul var? Yaşamak için ne yapmalı? Zorbalara karşı nasıl mücadele etmeli? Hayatı nasıl bölüşmeli? Acıya nasıl katlanmalı?”
*
Oğuz Atay, 1970’lerin başında “Tutunamayanlar” romanını yazarken “Ne Yapmalı?” romanı henüz Türkçeye çevrilmemiş ama piyasada Lenin’in kitabı vardı. Dolayısıyla, o yıllarda bu soruyu soran solcular, soruyu Çernişevski’den değil, Lenin’den almışlardı. Lenin’in cevabı ile Çernişevski’nin cevabı birbirinden çok farklıydı. Lenin “hareketlerinin can alıcı sorunları” için bu sorunun cevabını arıyor, Çernişevski ise sıradan insanların hayat karşısında düştükleri açmazların yolunu bulmak için.
Ama o sırada Türkiye’de bu soruyu soran devrimciler de ilhamlarını Çernişevski’den değil Lenin’den alıyorlardı. (Hatta sol örgütlerin içinde “ne yapmalı?” sorusu sorulduğunda, hep bir ağızdan ‘Ne Yapmalı’yı okumalı” cevabı veriliyordu.) Her solcu gizli teşkilatın, her legal hareketin bir dergisi vardı. Bu dergilerde yazı yazan muharrirler vardı. Çoğu yirmili yaşlarını sürüyordu. Bu muharrirlerin çoğu, sözünü ettiğim o dergilerde olsun, yazıp yayınlayamadıkları gizli defterlerinde olsun “ne yapmalı?” sorusunu soruyor, kendi sempatizanlarına örgütlerinin fikrini aşılamak için sorunun cevabını meşreplerince açıklayıp duruyorlardı.
*
Oğuz Atay’ın “Tutunamayanlar” romanın intihar etmiş kahramanı Selim Işık’ın da evrak-ı metrukesinden böyle bir defter bulur arkadaşı Turgut Özben. O defterdeki yazılarından birisinin başlığı “Ne Yapmalı?”dır.
Selim Işık’ın yazdığı metin “Bugüne kadar sürdürdüğüm gibi, çevremdeki kişilerin davranış ve tutumlarını bilinçsiz bir aldırmazlıkla benimseyerek bu renksiz, kokusuz varlıkla yetinmeli mi; yoksa, başkalarından farklı olan, başkalarının istediğinden çok farklı, köklü bir eylem isteyen gerçek bir insan gibi bu miskin varlığı kökten değiştirmeli mi?” sorusuyla başlar, arkasından başka sorular gelir.
“Ne yapmalı?” sorusunun cevabıyla “çocuksu” bir çabayla sayfalar boyunca uzun uzun uğraşan, büyük büyük laflar eden Selim Işık, metnini şöyle bitirir:
“Ülkemiz, bugün için durgun bir toplum düzeni içindedir ve insanı toplumsal çalışmalara itecek bir dış etkenin yok olduğu söylenebilir. Peki ne yapalım o halde? Olayların bizi hazırlıksız yakalamasına fırsat mı verelim? Yoksa tehlikesiz çalışmalarla o zamana kadar kendimizi avutalım mı? Bence hemen köklü bir çalışma dönemine girelim. Ben de bu satırları yazar yazmaz söylediklerimi uygulamaya girişeceğim hemen. Daha fazla oyalanmayayım. Müsaadenizle.” (Oğuz Atay, Tutunamayanlar, s.93-99)
*
Selim Işık’ın deyimiyle “Kendini yönetmeyi beceremeyen” solcu gençler, 1970’li yılların ikici yarısında devrim yapıp “sömürüsüz bir düzen içinde memleketi yönetmek” için kolları sıvadılar. Onların karşısında silahlanan sağcı gençler ise “ne yapmalı?” sorusuna, “Behemehal devleti komünistlerden korumalı” cevabını bulmuş, sokağa öyle çıkmışlardı. Karşılıklı cenge durdular. Kısa sürede sokaklar kana bulandı. Avucu, henüz bir sevgilinin avucu içinde terlememiş beş binden fazla genç öldürüldü. Darbe anının iyice olgunlaşmasını isteyenler, olup biteni uzun bir süre seyretti. Günü geldi, solcuların devrimini askerlerin ihtilali galebe çaldı, darbeciler sağcı solcu demedi alayına girişti. Hepsi işkencelerden geçti, çoğu sakat kaldı. İşkenceyle üç yüz kişi öldürüldü. Sağda olsun, solda olsun kırk sekiz kişi idam sehpasında can verdi, böylece bir kuşak heba oldu gitti.
Ama “ne yapmalı?” sorusunun cevabı hâlâ bulunamamıştı. “Durgun bir toplum düzeni” içinde yer alan memleketi “akışkan bir düzene” kavuşturmak için mutlaka bir şeyler yapmalı. Nihayet “Kenan Evren diktatörlüğü” bitti, “Özal diktatörlüğü” başladı; “ne yapmalı” sorusunun cevabı hâlâ bulunamamıştı. Diyarbekir Cezaevinden çıkan Kürt gençlerinin önemli bir kısmı dağa çıkmıştı. 90’lı yılların başında Doğru Yol-SHP(CHP) koalisyonu kuruldu. “Ne yapmalı?” sorusuna onların bulduğu cevap JİTEM ve üç bin beş yüz köyün boşaltılması oldu. İnsanlar sokak ortasında enselerine tek kurşun sıkılarak katledildi, hepsi kayıtlara “faili meçhul” diye geçti. Tekmil doksanlı yıllar kanla tarihe yazıldı, iç harp her şeyi zehirledi, hâlâ “ne yapmalı?” sorusunun cevabı bulunmamıştı.
2000’li yılların başında Ak Parti dönemi başladı, bir süre işler iyi gitti ama bu kez “ne yapmalı?” sorusunun cevabı “Behemehal Erdoğan diktatörlüğünden kurtulmalı” şekline büründü.
O “diktatörlükten” kurtulmak için şimdilik bulunan en etkili yol da belli bir markanın kahvesini içmemek, belli fikrin gazetelerini okumamak, belli şirketlerin televizyonlarını seyretmemek veya gençleri sokağa salıp “Jön Türk” naraları atmak…
Herhalde Jön Türklerin “yarım bıraktığını” tamamına erdirmek istiyorlar, ama güçleri yetmiyor. Bu yüzden de "çocuklarına pamuk şekerini çok gördükleri" Kürtleri yanlarına çekmek istiyorlar. Çünkü onlarda “akıl”, Kürtlerde “güç” var. Kürtlerin o “gücünü” yanlarına çekerlerse, "Erdoğan diktatörlüğünden" kurtulacaklar! Allahtan Kürtler, onlara “borçlu” olmadıklarını, tam tersine epeyce “alacaklı” olduklarını nihayet anlamış durumdalar.
Aslında Tanzimat'tan beri Türkiye'de kimsenin "diktatörlüğe" itirazı yok; itiraz ettikleri, "diktatörün" kendi partilerinden, siyasi fikirlerinden, cemaatlerinden olmamasıdır.
*
İki yüz elli yıldan beri “ne yapmalı” sorusunu soran Türk münevverleri, kutsal kitaplarda da yer alan eski bir Doğu efsanesinde anlatılan Yecüc Mecüc hikayesini akla getiriyorlar. Yecüc Mecüc adlı yaratıklar, gelip insanlığı mahvetmek için tanrının önlerine engel olarak koyduğu Kaf dağını her defasında yalıyor yalıyor, tam kıracak kıvama getirdiklerinde uykuları geliyor, “yarın dağı deler, geçer gideriz” deyip uyuyor, sabah kalkınca da dağın eski halini aldığını görüp tekrar işe koyuluyorlar. Onlarınki de o hesap. Tam iki yüz seneden beri durmadan aynı kısır döngünün içinde debelenip duruyorlar.
Başarabilirlerse eğer “halkı kurtarmış” olacaklar ama işin tuhafı halkın bir türlü “kurtarıcılarının” istediği gibi “kurtulmak” istemediğini anlamamış olmalarıdır.
Onlara da “vurulduk ey halkım unutma bizi” türküsünü kederli kederli söylemek düşüyor günün sonunda.
Ha bitirirken şunu da söyleyeyim: Selim Işık, Turgut Özben’in bulduğu, yukarıya özetini aldığım “Ne Yapmalı?” yazısının yer aldığı defterin bir sayfasına da “yedi kere alt alta” şu cümleyi de yazdığını söyler:
“Gordiyum neden kördüğüm.”
Sahi, neden?