Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Sesli Dinle
        0:00 / 0:00

        Yazmaya yeni başlamış bir yeniyetme, eserlerine hayran olduğu, kendinden büyük gördüğü, küçücük bir önerisinin onun için dünyalara bedel olduğuna inandığı başka bir yazardan tavsiye almak ister, hatta çoğu zaman onun tavsiyeleri, yeni başlayan yazar için kendisine verilmiş dünyanın en büyük armağanıdır. Edebiyat alanında bunun çok örneği var. Dünya edebiyatında mesela “Körleşme”yi bitirdikten sonra onu Thomas Mann’a gönderen ve ondan gelecek küçücük bir tavsiyeyi aylarca dört göz bekleyen Elias Canetti gibi… Bizde, “Tutunamayanlar”ı yazdıktan sonra onu Cevat Çapan’a verip ondan gelecek tepkiyi bekleyen Oğuz Atay gibi… Roman, hikaye yazarları arasında bu tür ilişkiler yaygındır ama şairlerin, yazdığı bir şiiri bir başka şaire gönderip ondan “tavsiye” beklemesi pek görülmüş şey değildir. Hele bir büyük şairin, başka bir büyük şairin şiirlerini okuyup ona bir mektup yazarak “ben olsaydım şu dizeyi şöyle yazar”, “şu kelimeyi de atardım” dediği pek vaki değildir.

        Çünkü edebi sanatlar içinde en kişisel olanı şiirdir. İki şair aynı şiiri, birbirinden habersiz yazabilir ama iki şair birlikte aynı şiiri yazamazlar. Yazabilirler kuşkusuz ama o şiir, şiir olur mu bilemem.

        *

        Kitabı ne zaman nerede almışım, hangi sahafta bulup kitaplığımdaki kitapların arasına yerleştirmişim kesinlikle hatırlamıyorum şimdi. Hiç adını duymadığım, belki de çok az kişinin bildiği bir yayınevinden, “100 Tane Yayınları” arasından çıkmış. Kitabı notlarla Ali Tanyeri ile Hilmi Yavuz yayına hazırlamış, Yüksel Pazarkaya bir önsöz yazmış, baskı tarihi Aralık 1989… Kitabın adı “Behçet Necatigil, Mektuplar”… Şairin başta yakın dostları Tahir Alangu, Oktay Akbal, Sâlah Birsel, Yüksel Pazarkaya olmak üzere arkadaşlarına yazdığı mektuplar var kitapta… Sanırım aynı kitabı 2000’lerin başında YKY de bastı. Kitapta, 11-12 Nisan 1977 tarihinde şair Edip Cansever’e yazılmış tek bir mektup var. Mektupta, Edip Cansever’in o sırada Koza Yayınları arasında yeni çıkmış olan “Sevda ile Sevgi” kitabından bahsediyor Behçet Necatigil, özellikle kitabın son şiiri olan; şairin F. Scott Fitzgerald’ın “Yeni aşk kelimeleri, yeni öğrenilen incelikler öbür sevgiliyle saklanıyor” sözünü epigraf yaptığı “Her Sevda” şiiri üzerinde duruyor. Mektubu okumadan önce Edip Cansever’in o şiirini okuyalım:

        “Her sevda başlangıçtır bir yenisine

        Ötekiler başkaldırır daha bitmeden biri

        Biz isteyelim istemeyelim sürüp gider böylece.

        *

        Baksak ki unutmuşuz günün birinde her şeyi

        Ne o sevdalar, ne ölümsüz sözler kalmış

        Toplasak toplasak hepsini işte

        Onca sevda bir sevdayı yaratmış

        Döner durur başımızın üstünde

        Gözlerden ağızlardan saçlardan

        Ellerden omuzlardan yapılmış bir hale.

        *

        Ve çınlar her biri bir silahın yankısı gibi

        Bir yaşam boyu biz tetiği çektikçe.

        Şimdi gelelim Behçet Necatigil’in mektubuna. Mektup da şöyle:

        “Sevgili Edip Cansever

        Cuma gecesi (8 Nisan 77) benim için ‘Sevda ile Sevgi’ gecesiydi âdeta. Sevincimin serpintileri sürüyor. -Sana o gece kitabın son şiirinde o anda beni yadırgatan bir-iki nokta üzerinde görüşlerimi belirtmek istediğimi söylemiştim. Sözümde duruyor, şimdi yazıyorum. Hoş karşıla, bağışla!

        Önce ansızın üçüncü mısraı yadırgamıştım ‘Biz isteyelim istemeyelim sürüp gider böylece.’ -itirazım ‘Biz isteyelim istemeyelim’ sözlerinedir. Bence düz yazı için bile ağır bir bileşim bu. Şiirin kaldıramayacağı kadar ahenksiz, hantal bir söyleyiş. ‘İsteyelim’ dört hece, ‘istemeyelim’ beş hece. Ritmik değil, kıvrak değil, uzun yorucu, donuk. Ben olsam mısraı şöyle düzeltirdim. ‘İste, isteme sürüp gider böylece.’

        İkinci bölümde 2. mısrada ben ‘kalmış’ sözcüğünü atardım çünkü 1. mısradaki ‘unutmak’ saptamasında ‘kalmamışlık’ zaten var. Aynı uzatma son bölümdeki ‘yankısı gibi’ sözcükleri için de geçerli. Bir kere, bu iki sözcükte iki ‘ı’, iki de ‘i’ var ki bunlar birbirlerine yakın çıkaklı, biri kalın, biri ince iki sesli. Yani peş peşe söyleyince tutukluk yapan dört ‘yakın-sesli’. Ben olsam bu mısraı şöyle kurardım: ‘Ve çınlar her biri bir silâh yankısıyla.’

        Bu son bölümde (yani son iki mısrada) üç kez ‘bir’ geçiyor. Bu da şiirinin aleyhine değil mi sence? Son mısraın başındaki ‘bir’ atılsaydı mısraın bir kaybı olmaz, aksine mısra daha esnekleşir, daha yaylanır, hem böylece (senin pek hoşlanmadığın) halk şiiri geleneğine de (4+4+3) yaslanmış olurdu. Son olarak, şiirin ilk mısraına dönüyorum: O mısrada da ‘bir’ kelimesi fazla bence, çünkü şiirin bir görevi de mecburiyet olmadıkça, aynı kelimeleri kullanmaktan kaçınmasıdır. Kitaptaki haliyle bakınca, şiirde eksiz, ekli, bileşik sekiz yerde ‘bir’le karşılaşıyoruz.

        Edip, sakın bu değinmelerimi bir ukalalık, bir ‘haddi tecavüz’ olarak alma. Bilirsin, her şair ‘ben olsam’a, ‘bana kalırsa’ya sığınarak kendi bildiğini okumaya, kabul ettirmeye kalkar. Benim bu satırlarım, bir dostluğa güvenerek, kendi görüşünü dile getirmek sadece. Zaten bir şiir, bütünüyle biz olsak, başkasının değil, bizim şiirimiz olurdu. Her şeyi kendimize benzetmek istesek farklılaşmalar, ayrılıklar olmazdı. Ben son şiir üzerinde duracağımı söylemiştim durdum, durmaksa bu.

        Bütünüyle kitabını kutlarım. Mektubuma içerlendinse hemen yır, at! İşin mi yok, işimize bakalım!

        Sevgiler, selamlar.”

        B. Necatigil

        *

        Yıllar önce bu mektubu okumuş olmalıyım ki kitabın o sayfalarının arasına küçük bir kâğıda, “Edip Cansever’in cevabı nasıl oldu acaba?” diye bir not yazıp bırakmışım. Yakın bir zamanda kitaplığın önünde eşelenirken geçti elime kitap, not hâlâ duruyor orada. Birkaç gün sonra Fethi Naci’nin “Anılar Kitabı”nı (Sel Yayıncılık) okurken, aniden sorduğum sorunun cevabıyla karşılaştım. Nasıl şaşırdım anlatamam. Fethi Naci de bu mektuba dair “Bir Şiir Eleştirisi ve Ötesi” başlıklı bir yazı yazmış ve yazısında merak ettiğim sorunun cevabını vermiş.

        Edip Cansever’in böyle bir mektup karşısında hem hissettiği duyguyu hem de verdiği tepkiyi tahmin etmek zor olmasa gerek. Bence ilk hissettiği şey, Necatigil’e hak vermiş olmasıdır. Ama bir şair, kendi şiiri söz konusu olunca başka bir şaire hak vermesi pek kabullenebileceği bir şey olmasa gerek. Öbür şairin aklına gelen neden kendisinin aklına gelmemiştir? Kahreder şairi. Baksana adamın aklına gelene, “Ve çınlar her biri bir silâh yankısıyla”, sahiden bu dizeyi böyle kurmak neden benim aklıma gelmedi? Gelseydi eğer şiirin son iki mısraı şöyle olacaktı:

        Ve çınlar her biri bir silahın yankısıyla

        Bir yaşam boyu biz tetiği çektikçe.

        Ama yine de bunu kabullenmek Edip Cansever için oldukça zor olmalı. Fethi Naci’ye göre, Necatigil ne kadar iyi niyetle yazarsa yazsın, yazdığı o satırlar Cansever’i çileden çıkartmıştır. En yakın arkadaşı Naci söylüyor; çünkü Edip Cansever, eleştiriye tahammülü olmayan bir şairdir. Hadisenin devamı var. Bu mektubun yazılmasından bir hayli zaman sonra bir akşamüzeri Fethi Naci, Edip Cansever, Rauf Mutluay, Behçet Necatigil, Mehmet H. Doğan ile Turgay Gönenç Bebek’te bir meyhanede demleniyorlar. Bir masada Edip Cansever varsa, şair ne yapar eder sözü mutlaka şiire getirirmiş. Arkasından da kendi şiirine! Ama bu kez öyle yapmaz, önceliğini kendi şiiri yerine Behçet Necatigil’in şiirine verir. Belli ki mektup ağır bir taş gibi oturmuş içine. Yekten Behçet Necatigil’e, “Ben senin yazdığın şiirler gibi şiirlerin 4-5 tanesini beş dakikada yazarım” der. Masada bulunan herkes, bir anda bu “densiz” laf üzerine buz gibi olur. Masaya sanki bir meteor düşmüştür. Fethi Naci, Behçet Necatigil’in kendini nasıl savunduğunu yazmaz, sadece kendisinin Cansever’e çok kızdığını, ona “ayıptır be!” dediğini yazar.

        Behçet Hoca’dan söz açılmışken, bir de kendi anısını iliştiriyor Fethi Naci yazısının bir yerine.

        Bir akşamüzeri, Fethi Naci ile Rauf Mutluay Cağaloğlu Yokuşu’nun başında sohbet ediyorlar. Birden Behçet Necatigil beliriverir yanlarında. O günlerde Necatigil’in “Kareler” adlı şiir kitabı çıkmış, Fethi Naci de gülümseyerek, “Hoca, kare, üçgen derken bu gidişle şiiri yok edeceksin” diye şaka yollu takılır. Necatigil fena halde bozulur, öfkeyle homurdanarak hemen oradan uzaklaşır.

        Bir süre sonra Fethi Naci’nin ondan hiç beklemeyeceği bir davranışta bulunur Behçet Necatigil. Bilirisiniz, hâlâ mekteplerde yardımcı ders kitabı olarak okutulan “Edebiyatımızda İsimler Sözlüğü” diye pek mühim bir kitabı vardır Necatigil’in. Cağaloğlu Yokuşu’ndaki o takılmadan sonra Necatigil, kitabının yeni baskısında, Fethi Naci için yazdığı, “…İlk eseriyle toplumcu sanatın teorisini kurmaya savaşan, bilimsel yöntemle çalışan bir eleştirmeci olarak tanındı. Dost dergisinin bir soruşturmasında 1959 yılının en beğenilen eleştirmecisi seçilmişti” cümlesini sözlüğünden çıkartır.

        Fethi Naci diyor ki:

        “Öfkelenince fena öfkeleniyormuş sevgili Behçet Hoca.”

        *

        Oysa, Edip Cansever Behçet Necatigil’e hakaret edeceğine;

        Ve çınlar her biri bir silahın yankısı gibi

        Bir yaşam boyu biz tetiği çektikçe”

        dizelerini, Necatigil’in önerdiği şekilde;

        Ve çınlar her biri bir silahın yankısıyla

        Bir yaşam boyu biz tetiği çektikçe”

        diye değiştirse, mektubu da yırtıp atsa, kimsenin ruhu duymayacak, Necatigil de çıkıp “bu dizeyi benim önerdiğim şekilde değiştirdi” diye sağda solda “hava atmayacaktı” herhalde. Ama iyi şairlere, şiirlerinde bir dizeyi değiştirtmeye kalkışmak dünyanın en zor işi olsa gerek.

        Ha, adın Cemal Süreya ise o başka. O başkalarının dizelerini “ödünç” almakla meşhurdu. Belli ki yakın dostu Sezai Karakoç’un “Şahdamar” şiirindeki Biz kirli ve temiz çamaşırları/Aynı zaman aynı minval üzere katlarız/Biz koşu bittikten sonra da koşan atlarız” dizelerini pek sevmiş; hasta yatarken on üç gün boyunca karısına yazdığı mektupların birinde bu dizeleri, “Biz gözyaşımızı gizleyen insanlarız/Biz kahkahamızı da gizleriz/Biz koşuyu kaybettikten sonra da koşan atla­rız diye değiştirerek “ödünç almış” ama ödünç aldığını da hiçbir yerde söylememişti.

        Bütün bu büyük şairlerin piri Şeyh Galip, esrarını nereden aldığı söylemiş ve “çaldığını” itiraf etmişti oysa:

        “Esrârımı Mesnevi'den aldım,

        Çaldımsa da veli, mirî malı çaldım”