Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Anasayfa Özel İçerikler Muhsin Kızılkaya İntihar süsü verilmiş padişah cinayeti!

        Amin Maalouf’un “Doğunun Limanları” romanının kahramanı İsyan, “uzun süre doğuya hükmetmiş” yabancımız olmayan bir aileden gelen ihtiyar bir şehzadedir. Romanın anlatıcısıyla 1976 yılında Paris’te karşılaşıyorlar. Hikayesini bir “çığlıkla” başlatıyor İsyan.

        O gün Dersaadet’te korkunç bir hadise olmuş. Yaşayanlar için çok vahim bir hadise... Bir padişah bir darbeyle tahttan indirilmiş yerine yeğeni oturtulmuş. İsyan için, o gün olup bitenlerinin ayrıntısının hiçbir kıymeti harbiyesi yok. Onun için mühim olan, genç bir kadının canhıraş çığlığıdır. Tahttan indirilen hünkârı bir yere kapatmışlar. Yanında sadece dört uşağını bırakmışlar, yakınlarından hiçbirisi yok. Sultan yapayalnız, ne yapacağını şaşırmış, melankolik bir ruh hali içinde, afallamış, bunalıma girmiş bir anda. O anda her şeyin bitmiş olduğunu görmüş. Oysa imparatorluk için ne düşler kurmuştu. Yeniden ayağa kalkacak, kendine gelecek, eski azametine kavuşacaktı Devlet-i Ali Osmaniyye. Bu onun düşüydü. Herkesin kendisini sevdiğinden o kadar emindi ki. Şimdi bu yaşadıkları neydi peki? Etrafındakilere karşı gösterdiği cömertlik ne çabuk unutulmuştu. Herkesin ihanetiyle yüz yüzeydi şimdi. Kapatıldığı odaya kimse girsin istemiyordu. Pehlivan yapılıydı. Gözü dönmüş bir öfkeyle haykırmış, “her kim ki bu odaya girerse onu ellerimle boğarım” diye kükremişti. Bütün gece, gecenin sabahında da onu bir başına bırakmışlardı. Yemek vaktine kadar. O an gelince kapısını çalmışlar ama cevap yok. Kaygılanmışlar, ama kapıyı açmaya da kimse cesaret edememiş. Düşünmüşler taşınmışlar, bu işi çözebilecek tek kişi var. O da padişahın kızı İffet… Kızını çok sever, ikisi birbirlerine derinden bağlılar, o ana kadar hiçbir isteğini ret etmemişti. Piyano hocaları tutmuş, saz dersi aldırmış, Fransızca, Almanca öğrenmesini sağlamıştı. Huzurunda, Avrupai kıyafetler giyen yegâne kadındı. Kıyafetleri ya Paris ya da Viyana’dan geliyordu. Bu yüzden kapatıldığı odanın kapısını açabilecek tek kişi oydu. Kız geldi. Önce tokmağı usulca çevirdi ama açılmadı. Yanındakileri oradan uzaklaştırdı, içerdeki babasına seslendi. “Baba benim, İffet, yalnızım,” dedi. Cevap almadı. Titreyerek emir verdi muhafızlara, “mesuliyeti alıyorum, kapıyı kırın” dedi. İki güçlü muhafız kapıyı kırdı, muhafızlar içeri bakmadan geri kaçtı. İffet içeri girdi. Babasını ilk anda görmedi, “Baba” diye seslendi. Sonra iki adım attı ve aynı anda bütün odayı, koridorları, holü, sonra İstanbul sokaklarını, ardından da tekmil Osmanlı mülkünü, oradan da büyük devletlerin sefaretlerine yayılan kulakları sağır eden o tiz çığlığı duyuldu. Tahttan indirilmiş olan babası, iki bileği de kesilmiş, damarları dışarıda, boğazı, göğsü morarmış, kalın giysileri dökülen kovalarca kanı emmiş bir halde yerde yatıyordu.

        İsyan, işte o çığlığın sesini, henüz anası İffet’in rahmine düşmeden yıllar önce duydu. Hadisenin üzerinden nerdeyse bir asır geçmişken İsyan, romanın anlatıcısına padişahın ölümüyle ilgili şunları söyler:

        “İntihar mı? Belki. Belki de bir cinayet. Katiller bahçeden odaya geçmiş olabilirlerdi. Gerçek asla öğrenilemedi. Zaten birkaç tarihçi dışında, olayın kimse için bir önemi kalmadı.” (A. Maalouf, Doğunun Limanları, YKY, s. 17-18)

        *

        Bu fotoğrafa dikkatlice bakın şimdi. Fotoğrafı sultanın özel fotoğrafçısı Vasilaki Kargopulo çekmiş. Ne zaman çekildiğine dair bir malumat yok, belki de Sultan Abdülaziz öldürülmeden kısa bir süre önce veya bir gün önce, ne fark eder. Tahttan indirip aşağıladıkları anlardan bir an olsa gerek. Düşmeye gör, nerede bir derin bir mezar varsa seni oraya gömerler, en aşağılık yer neresiyse oraya sürüklerler. Sultanın başına bir sarık sarmışlar. Ayı oynattıracaklar sanki. Sultan çaresiz, iyi bakın gözlerine; gözbebeklerine oturmuş olan öfke tam 149 seneden beri duruyor bu fotoğrafta. Öfkeye eşlik eden derin bir keder de göreceksiniz aynı gözlerde… Oturtmuşlar bir iskemleye. İki zibidi arkasına geçmiş, omuzlarına dirseklerini dayamışlar. Güce tapan, güç karşısında kenef sineğine dönüşen; güçlü iktidardan düşünce de bir anda karşısında aslan kesilen, tarih boyunca soyları devam eden, günümüzde de mebzul miktarda aramızda dolaşan iki çakal işte… Ortadaki bir darbeyle tahttan indirilmiş bir padişah değil de köyden gelmiş hemşoları sanki. Sözüm ona padişahı aşağılıyorlar. Bak ne hale getirdik diye caka satıyorlar. “Mağrurlanma padişahım senden büyük darbeci Mithat, darbeci Hüseyin Avni Paşalar var” demek istiyorlar.

        30 Mayıs 1876 günü Sultan Abdülaziz’i tahttan indirdiler, beş gün sonra da 4 Haziran 1876 günü de intihar süsü vererek öldürdüler.

        “Sultan bileklerini keserek (insan iki bileğini nasıl kesiyorsa) intihar etti” demek “solculuk”; “hayır ne intiharı, katledip intihar süsü verdiler” demek “sağcılık”sayıldı o günden bugüne.

        Bizde sağcılık solculuk her zaman fikri planda olmaz, bir askeri darbe sonucu bir devlet adamının ölüm şeklinden de “sağcılık-solculuk” ayrımına gitmek mümkündür tarihimizin her devrinde.

        *

        Sultan Abdülaziz Tanzimat devrinin ikinci padişahıdır. 1861 yılında, 31 yaşındayken tahta oturdu. Ağabeyi Abdülmecit 1839’da Tanzimat Fermanı’nı ilan etmiş, asrileşme ve yeniden güçlenme alanında ona yapacak bir yığın iş bırakmıştı. Bir de devasa bir dış borç yükünü de sırtına bindirmişti kardeşinin. Reşat Ekrem Koçu’nun yazdığına göre, tahta çıktığında Sadrazam Fuat Paşa “Efendimiz vâris-i sultansınız, lakin borca batmış Türkiye’ye vâris oldunuz” demiş.

        Onun tahta oturduğu sene, Avrupa’da sanayi devrimi coğrafyanın kaderini değiştirmekle kalmamış, Amerika’ya da sıçramış, kol gücünün yerini makine gücü almış, buharlı makinalar ufukları genişletmiş, demiryolları uzakları yakına getirmiş ama bunların hiçbiri bizi pek ırgalamamıştı. Sultanın ilk düşüncesi bu teknolojik gelişmelerden faydalanarak güçlü bir donanma kurmak oldu. Osmanlı kısa sürede İngiltere’den sonra ikinci büyük donanmaya sahip oldu.

        “Madem bizim kaderimiz de onlara bağlı, madem yanı başımızdaki kıta başka bir dünyaya doğru uçarak gidiyor, o halde gidip oraları görmek lazım” dedi. 1867 yılında hazırlıklara başlandı. Tarihte ilk defa bir Osmanlı padişahı, savaş olmadan bir sefere, gelişmeleri yerinde görmek üzere barış amaçlı bir Avrupa seyahatine çıkıyordu. Ama gidişine mâni yazılmamış bir kanun vardı orta yerde. Öteden beri kabul gören anlayışa göre, padişahın ayak bastığı yer onun mülkü sayılırdı. Paris’e, Londra’ya, Viyana’ya gidecek, bu durumda oralar onun mülkü olacaktı! Bu işe bir çare bulmak lazımdı. Hukuk alimleri, din bilginleri kafa kafaya verir, yüzlerce yıllık bu kuralı değiştirecek bir yol ararlar. Uzun uğraşlar sonucu, nihayet bir çözüm bulurlar. Sultan Abdülaziz’in kırk sekiz numara özel ayakkabısının tabanına özel bir bölme yaparlar, buraya İstanbul toprağını koyarlar; böylece padişah efendimiz nereye giderse gitsin, hangi gavur toprağına ayak basarsa bassın aslında aziz İstanbul toprağına basmış olacaktı. Artık sefere çıkabilirdi.

        Sultan’ın kalabalık maiyetinde yeğenleri Beşinci Murat, İkinci Abdülhamid ile Şehzade Yusuf İzzettin de vardı; 21 Haziran 1867 günü Ortaköy Camii’nde kılınan Cuma namazından sonra kafile ver elini Paris dedi. Fransa’da Üçüncü Napolyon’un misafir oldular. Fransızlar tarihte ilk defa memleketlerini ziyaret etmiş olan padişahı el üstünde tuttular. İhtişamlı balolar, şölenler, tiyatrolar, konserler tertiplendi, her şey göz kamaştırıcıydı. Buradan İngiltere’ye geçti, Londra’da da Kraliçe Victoria’nın misafiri oldu. Aynı muameleyi burada da gördü. Avrupa gazeteleri günlerce bu seyahatin haberleriyle doldu taştı. Dönüş yolculuğunda Viyana’ya uğradı. Her geçtiği yerde, her konakladığı şehirde Koçu’nun deyimiyle “sempatik bir hatıra” bıraktı, pek hoşça vakit geçirdi.

        *

        Sultan Abdülaziz, dönüşte gördüklerini çevresine anlatmakla yetinmedi, onları kendi ülkesinde de yapmak için kolları sıvadı.

        Avrupa’da demiryolunun hayatı ne kadar kolaylaştırdığını görmüştü. Tren gelmeden gelişmemiz mümkün değildi. Bunun için Rumeli’de bunun altyapısını hazırlayacak büyük bir yatırıma girişti. Demiryolu İstanbul’da başlayacak, Bağdat’a varacaktı. Şu anda hâlâ çalışır durumda olan bizdeki ilk metro olan Karaköy’den Galata’ya çıkan tüneli yaptırdı önce. Tramvay hatları faaliyete geçti. Boğaz’da vapur seferleri başladı. İlk posta pulunu bastırdı. Bank-ı Osmani-i Şahane’yi kurdu, ilk zırhlı savaş gemisi denize indirildi, Mekteb-i Sanayi açıldı, Darülfünun, yani bugünkü İstanbul Üniversitesi ve Mekteb-i Sultani, yani bugünkü Galatasaray Lisesi açıldı, Divan-ı Ahkam-ı Adliye tesis edildi, Şuray-ı Devlet kuruldu, Mecelle yayınlandı, ilk modern itfaiye teşkilatı faaliyete geçti, Darüşşafaka açıldı, Mekteb-i Maadin açıldı, Çırağan ve Beylerbeyi Sarayları yapıldı. Ve en önemlisi 1869 yılında Maarif-i Umumiye nizamnamesi yayınlanarak, eğitimin ülke geneline yaygınlaştırılmasının önü açıldı. (Bütün bunlar yapıldığında, Cumhuriyetin kurulmasına daha 54 yıl vardı. Cumhuriyeti kuran kadroların alayı da bu mekteplerden yetişti.)

        Sultan Abdülaziz, sadık adamları Ali ve Fuad Paşaların desteğiyle bütün bunları yaparken, dış borç yükü hâlâ omuzlarındaki en ağır yüktü, bir türlü altından kalkamıyordu. İki paşanın kısa aralıklarla ölümü de üstüne geldi, yapayalnız kaldı. Yeni sadrazam Mahmut Nedim Paşa ise onların boşluğunu dolduramadı. Tam bir dalkavuktu. Bir müflis mirasyedi gibi davrandı. Çiftlikler, değirmenler, hanlar, hamamlar tefecilerin elinde kaldı, asla ödenmeyen borçların hem aslı hem faizi büyüdükçe büyüdü, her şey Avrupalı uyanık tefecilerin insafına kaldı.

        *

        “Aziziye” olarak adlandırılan on beş buçuk yıl süre saltanat devrinde dokuz sadrazam değiştirdi, on altı kabine kurdurdu. Bu durum da istikrarı iyice bozdu.

        Sâlah Birsel’in “Sâlah Bey Tarihi”nde anlattığı bir sadrazam görevden alma hadisesi var ki pek matrak... Padişah Ahmet Esat Paşa’yı sadrazamlıktan almaya karar verir bir gece ve Mabeyn Başkatibi Atıf Bey’i, paşadan mühr-i hümayununu almaya gönderir. Atıf Bey hep sadrazama yakın durmuş birisidir, şimdi mührü ondan nasıl alacak. Çaresiz bir halde akşam yemeğinden sonra kalkıp paşanın Ihlamur’daki kasrına gider. Esat Paşa her zamanki mutat ziyaretlerinden biri sanır bu ziyareti. Laf lafı açar ama Atıf Bey bir türlü sebebi ziyaretine lafı getiremez. Bir ara sadrazam işlerin zorluğuna dalar, bu işten ne kadar bıktığını, bu zorlukların üstesinden gelmek için ne kadar çırpındığını anlatır. Çok şükür! Atıf, fırsatı kaçırmadan padişahın fermanını yüksek sesle iletir: “İşte Şevketli efendimiz de sizi bu zorluklardan kurtarmak için mühr-i hümayununun alınmasına bendenizi vazifeli kıldı,” der. Esat Paşa bozulur ama sadrazamların hep koynunda taşıdığı mührü çıkarıp verir ona.

        *

        1876’ya gelindiğinde artık Türk münevverinin kafasında tek bir fikir vardı; meşrutiyet! Behemehal padişahı bu fikre ikna etmek… Bunun için girişimlerde bulunmak… Kabul etmez ise bir darbeyle devirip onun yerine sözlerinden çıkmayacak veliaht Murat Efendi’yi getirmek…

        Ancak hadiseler onların istediği gibi gelişmedi. Meşrutiyet ilan etmek bir anda ikinci plana düştü, birinci öncelik padişahı tahttan indirmek oldu. Meşrutiyet isteyen Namık Kemal, Ziya Paşa gibi münevverlerden önce, Abdülaziz’e karşı amansız bir kin besleyen, hünkarın can düşmanı, gaddar Hüseyin Avni Paşa harekete geçti. Tarihçi İsmail Hamid Danişmend, “Sultan Aziz’in hal’ini meşrutiyete doğru bir adım gibi göstermek katiyen doğru değildir, usulen vatan, millet ve devlet gibi yaldızlı kelimelerle süslenmiş bir karanlık iş…” diyor kitabında.

        *

        Askeri darbelerde üniversite talebelerini kullanmak, ilk defa Sultan Abdülaziz’e karşı girişilen darbeyle başladı. 10 Mayıs 1876 Çarşamba günü İstanbul’daki medrese talebeleri, Sadrazam Mahmut Nedim Paşa ile Şeyhülislam Hüseyin Efendi’nin padişah tarafından görevden alınmaları için dersleri boykot ettiler. Öte yandan da ayaktakımını kışkırttılar. Çapulcular bir anda medrese talebelerine katıldı, nümayiş büyüdü. Abdülaziz mecburi isteklerini yerine getirdi. Mütercim Rüştü Paşa sadrazam oldu. Yeni sadrazam “deniz feneri gibi yanar döner” bir adamdı. Kabineyi padişahın sevmediği adamlarla doldurdu. Şeyhülislamlığa Hayrullah Efendi’yi, Seraskerliğe Hüseyin Avni Paşa’yı, Bahriye Nazırlığına da Ahmet Paşa’yı getirdi. Meşrutiyetçi münevverlerin lideri, 1876 Anayasasının mimarı Mithat Paşa’yı da Meclis-i Vükela’ya memur (devlet bakanı) yaptı. Bu kabinenin ilk konuştuğu mesele padişahı tahttan indirmek oldu. Hüseyin Avni Paşa, Mithat Paşa ve Mütercim Rüştü Paşa’dan oluşan cunta hazırdı artık. Üçünün de farklı çıkarları vardı bu işte, Mithat Paşa bu yolla meşrutiyete kavuşacak, Hüseyin Avni Paşa da kendisini vaktiyle Isparta’ya sürmüş olan padişahtan kişisel intikamını almış olacaktı.

        Abdülaziz’in tahttan indirilmesine dair dört sayfalık fetvada Şeyhülislam Hayrullah Efendi şunları söylüyordu:

        “Halife mecnundur, siyaset işlerinden anlamıyor, hazineyi israf ediyor, memleketin ve milletin buna tahammülü yoktur, hilafet makamında kalması memlekete ve millete zararlıdır.”

        *

        Serasker (Bugünkü Genelkurmay Başkanı) Hüseyin Avni Paşa, göreve gelir gelmez Sultan Abdülaziz’e bağlı komutanları İstanbul’dan uzaklaştırmış, darbeyle ilgili planlarını diğer komutanlar ve hükümet üyelerine kabul ettirmişti. Askeri darbe 30 Mayıs 1876 Salı günü yapılacaktı. O gün, Abdülaziz’in bulunduğu Dolmabahçe Sarayı karadan ve denizden kuşatıldı. Hüseyin Avni Paşa, Abdülaziz’in yerine getirecekleri Veliaht Beşinci Murat’ı, gözetim altında tutulduğu Topkapı Sarayı’ndan bizzat kendisi arabasıyla aldı, Mütercim Rüştü Paşa, Şeyhülislam Hayrullah Efendi ve Mithat Paşa’nın beklediği Beyazıt’taki Serasker Kapısı’na götürdü.

        Abdülaziz’e azil kararı bildirilmeden, burada Sultan beşinci Murat’a biat edildi. Gün doğumuyla birlikte gemiler cülus toplarını atmaya başladı. Sultan Aziz, duyduğu top sesleriyle akıbetini anladı, annesine “Valide beni Sultan Selim’e döndürdüler galiba” dedi. Tez elden gelip götürdüler, Topkapı Sarayı’nda, vaktiyle bir darbeyle indirilmiş olan Sultan Üçüncü Selim’in dairesine kapattılar. Bunu bilerek yapmışlardı. Yeni padişah Beşinci Murat ısrar edince buradan alıp Ortaköy’deki, şu anda Kabataş Erkek Lisesi olarak kullanılan binanın, 1940’lı yıllarda okulun müdür odası olan odaya kapattılar. Serasker Hüseyin Avni Paşa diken üstündedir. Zira tahta çıkardığı Beşinci Murat’ta delilik emareleri baş göstermiştir. Sultan Aziz sağ kaldıkça kendisi için tehlike an be an büyümektedir. Beş gün içinde, hâlâ karanlıkta kalmış olan bir yolla, o odaya girildi ve o korkunç cinayet, intihar süsü verilerek işlendi.

        *

        Her şeyden haberdar olan Hüseyin Avni Paşa olay yerine en erken gelen kişi oldu. Mütercim Rüştü Paşa’nın ifadesine göre, Sultan Aziz, Hüseyin Avni Paşa tarafından karakola getirdiğinde henüz ölmemişti. Doktorlar çağrıldı, aheste aheste geldiler. Hatta onlar geldiğinde bile padişah can çekişiyordu. Hüseyin Avni Paşa’dan korkan doktorlar, bileklerinden akan kanı durdurmak için hiçbir çaba sarf etmediler. Sultan orada, karakolda, yatırıldığı kirli bir şilte üzerinde, katili Hüseyin Avni Paşa’nın gözlerinin içine baka baka ruhunu teslim etti. Cesedi yıkayan Sultan Ahmet Camii imamı Ömer Efendi, sadece bileklerinden değil, kalbinin üzerinden de kan aktığını söyledi. Hatta yine onun ifadesine göre yıkarken ceset henüz soğumamıştı bile.

        Çok sonra, Sultan Abdülhamit döneminde açılan mahkemede bu işin tertipçileri her şeyi itiraf ettiler. Cunta, padişahı öldürmek için üç pehlivan görevlendirmişlerdi. Cezayirli Mustafa, Boyabatlı Mehmet ile Yozgatlı Mustafa adında üç pehlivan hızlıca odaya dalmış, Cezayirli ile Boyabatlı, padişahın dizlerine oturmuş, Yozgatlı da elindeki keskin çakıyla önce sol bileğini, daha sonra da sağ bilek damarını kesmiş, onlar bu işle uğraşırken kapıyı da Necip ile Ali Beyler tutmuş, işleri bitince de hep birlikte oradan ayrılmışlardı. Bir süre sonra odaya giren kızı İffet’in, Maalouf’un romanında bahsettiği “çığlığı” her yerde duyulduğunda, padişah yaşıyor ama konuşamıyordu.

        *

        Haber İstanbul’a tez yayıldı. Meşrutiyet falan unutuldu. Münevverler tufaya gelmişti. Neden meşrutiyetle uğraşmadıklarını sorunca da darbeci Genelkurmay Başkanı Hüseyin Avni Paşa, tehditkâr bir edayla, “Biz askeriz, askerler siyasetle uğraşmaz,” dedi dalga geçercesine.

        Padişahın feci ölümü kısa süre zarfında destan olup yapıştı ahalinin diline:

        “Seni tahttan indirdiler

        Üç çifteye bindirdiler

        Topkapı’ya gönderdiler

        Uyan Sultan Aziz uyan

        Kan ağlıyor bütün cihan”

        Kanının yerde kaldığını, hiçbir devlet görevlisinin bu cinayet için kılını kıpırdatmadığını gören Sultan Aziz’in dördüncü zevcesi Neşerek Kadı’nın yirmi altı yaşındaki kolağası kardeşi Çerkez Hasan Bey, 15 Haziran günü kabine toplantısının yapıldığı Mithat Paşa’nın konağına gitti, nazırların bulunduğu odaya dalarak, “Davranma serasker” diyerek darbenin lideri Hüseyin Avni Paşa’yı iki kurşunla yere serdi. Çerkez Hasan hemen derdest edildi, hızlı bir yargılanmayla 17 Haziran Cumartesi günü, Beyazıt’taki Seraskerlik karargahının kapısında bulunan dut ağacına asılarak idam edildi.

        O tarihte memleketimize henüz idam sehpası gelmemişti.

        Türkiye’ye idam sehpasını İttihatçılar getirdi.