Dünyada, yazarlarına şairlerine, sanatçılarına çok kötü muamele yapmış devletlerin başında Rusya geliyorsa, ikincisi Türkiye’dir. Ama Rusya; yazarlarına, şairlerine, sanatçılarına yaşarken ne kadar çok kötülük yapmışsa, ölümlerinin arkasından o kadar gözyaşı dökmüş, onları kendisini affettirmek istercesine o kadar görkemli cenaze merasimleriyle öte dünyaya yolcu etmiştir. Bizim devletimiz ise bu konuda o kadar merhametli değildir. Birisini mimlemişse, onu kendine düşman bellemişse, cesedi de mimlenmiş, ölüsü de düşman olmaya devam etmiştir. (Nazım Hikmetin, Yılmaz Güney’in Ahmet Kaya’nın mezarları hâlâ yaban ellerde.) Yaşarken devletin gadrine uğrayıp, öldükten sonra onun şefkatine mazhar olmuş hemen hemen hiçbir yazar, şair, sanatçı yoktur. Eğer Orhan Veli gibi bazı yazarların cenazeleri görkemli bir şekilde kaldırılmışsa, bu da sevenlerinin gayretiyle olmuştur.
Hiçbir yazarın zaten tek tük olan hiçbir uluslararası başarısı devletimizi sevindirmemiş, tam tersine onu çok kızdırmıştır. Mesela Eurovision şarkı yarışmasında birinci gelen bir hanım şarkıcının başarısı dönemin cumhurbaşkanı tarafından takdirle karşılanıp şarkıcı hanım tebriklerine mazhar olurken, aynı dönemde Nobel Edebiyat Ödülünü alan bir yazarımız, aynı cumhurbaşkanı tarafından tebrik bile edilmemiş, o sırada linç edilmesi girişimine de sessiz kalmıştır.
Devletimize göre bir yazar, bir şair, bir sanatçı sınırlarımızın dışında bir başarı elde etmişse, devletine, vatanına düşmanlık yaptığı için bu başarıya ulaşmıştır. Oysa Çetin Altan’ın dediği gibi “Bayrakların direklerini ne kadar yükseltirseniz yükseltin, bayraklar o ülkeden ilk kez Nobel ödülü almış bir yazar kadar görünemiyor dünyadan.”
*
Devletin gadrine uğrayanlar sadece muhalif, devlet, millet düşmanı komünist, mürteci, vatan haini, satılık, bölücü gördükleri yazarlar, sanatçılar değildir. Suya sabuna dokunmamış yazarlar da bu zulümden paylarını almışlar. Mesela Sait Faik Abasıyanık gibi, pek siyasi dertlerimizle meşgul olmamış, politikaya kıyısından kenarından bulaşmamış, “olaylara karışmamış”, komünistliğini dillendirmemiş, irticayla, bölücülükle hiçbir işi olmamış, sanatını sadece “insan sevgisi” üzerine inşa etmiş, “Sevmek, bir insanı sevmekle başlar her şey” demiş, insana hiçbir şeyi çok görmemiş, insan sevgisinin gittikçe yok olduğunu, insanın horlandığını, aşağılandığını görünce kaleme sarılmış, sadece bunun için muhteşem küçük hikayeler yazmış hüzünlü, kederli, dertli bir yazar bile 1940’ların başında devletten öylesine silleler yemiş ki sersemlemiş, sarsılmış, bunun sonucunda da becerebildiği tek iş olan, hem de muhteşem bir üslupla, harikulade bir Türkçeyle yaptığı iş olan hikaye yazmaktan vazgeçmiş, yaza yaza kısacık kalan kurşun kalemini ceketinin mendil cebine sokmuş, boş sarı saman kağıtlarını yırtıp denize atmış ve bir daha da hiçbir şey yazmamaya karar vermiş.
Ama Allah o zalim balıkçılardan razı olsun! Onlar da olmasa, onların “dışarıdan gelmiş ötekine” yaptıkları o zulme şahit olmasa yazar bir gün, belki bir daha “tütüncüye” koşmayacak, kalem kâğıt almayacak, “adanın tenha yollarında gezerken canı sıkıldığı”nda “küçük değnekler yontmak için” cebinde taşıdığı çakısını çıkarıp kurşun kalemi yontup “kanımda dolaşan şu Türkçe diliyle” dediği o eşsiz dille yazmaya başlamayacak, biz de onun bugün külliyatı beş bin sayfayı bulan o muhteşem hikayelerinin birçoğundan mahrum kalacaktık.
1952’de çıkan “Son Kuşlar” kitabında yer alan “Haritada Bir Nokta” hikayesinde, yeniden hikâye yazarlığına dönüşünün hikayesini yazar Sait Faik. O hikâyede yazmasına sebep olan dayanamadığı bir haksızlığa şahit oluşunu uzun uzun anlatır. Av dönüşü, pay sırasında Ada’ya dışarıdan gelmiş yoksul bir balıkçıya yapılan haksızlık onu tütüncüye koşup kalem kâğıt almaya sevk eder. Ona gelmeden önce, Sait Faik’i, bir daha yazı yazmamaya iten hadiseyi anlatalım müsaadenizle.
*
İlk defa 25 Mart 1937’de “Kurun” gazetesinde yayınlanan Sait Faik’in “Çelme” adlı hikayesi, üç sene sonra 15 Haziran 1940’ta “Varlık” dergisinde tekrar yayınlanır ve başı belaya girer.
1940 yılı netameli bir yıldır çünkü. Hitlerin yaktığı gazap ateşi Avrupa’yı kavuruyor. Paris işgal altında, Londra mahşeri bir bombardıman maruz kalıyor her gece. Adolf Hitler ile Benitto Musollini İtalya’da kol kola girdiler, İtalya o sene haziran ayında Hitler’in yanında girdi harbe. Sovyetler Birliği o yılın haziran ayında Baltık ülkelerini işgal etti. Türkiye, o sene savaş dışında kalmaya karar verdi. Faşizm resmi olarak sınırlarımızın dışındaydı ama içerde bütün şiddetiyle faşist bir rejim hüküm sürüyordu. Ekmek karneyle, şeker hak getire, temel ihtiyaçlara kıran girmiş. Minarelerden Türkçe ezan yükseliyor, çay lüks ihtiyaç, nohuttan kahve öğütüyor ahali. Daha sonra Attila İlhan’ın deyimiyle “fedailer mangasının demirbaşı” Rıfat Ilgaz’ın bir romanına isim olacak “karartma geceleri”, o sene başladı. O günleri şöyle anlatır muharrir romanında:
“Çağ belliydi, kendisi gibi düşünenleri, batı sınırının ötesinde rahatça kurşuna dizebiliyorlardı. Sınırların ötesinde kalan uygar bir dünya, şimdi aydınların boğazlandığı bir tutsaklar ülkesiydi. Bu topraklar üstünde kelepçe vardı, pranga vardı, türlü işkenceler de vardı ama, henüz ölüm kampları, fırınlar, kurşuna dizilmeler yoktu.” (Karartma Geceleri, s.10)
İşte Sait Faik’in “Çelme”si o günlerde yayınlandı.
Sait Faik bu hikâyeyi yazdığında henüz cihan savaşı resmen patlak vermemiş ama yola çıkmış olan harbin uzaktan da olsa ayak seslerini duyuyor. Hatta anlatıcı kasabanın kahvesinde oturmuş miskin ahalinin, “taşmış sulardan, vergiyi verememiş, mandasını satmıştan, harbin bize gelip gelmeyeceğinden” bahsettiğini yazar. Kasabanın dışında, bomboş arazide inşa edilmiş kulübelerde nöbet tutan askerler var. Niye orada nöbet tutuyorlar, kimse bilmiyor, emir böyle. Seferberlik yılları, herkes aç, perişan ama onca açlık içinde keyfi gıcır olanlar da var. Kırlık bir alana “teferrüce,” “mesireye” gidiyorlar. Mesire yeri zenginlerin gittiği Değirmenbaşı’dır. Kafilenin içinde, “tombul, beyaz, kara gözlü, otuzunda bir hatun” olan askerlik şube başkanının karısı da var. O olduğu için, topal bir asker olan Hasan da nevaleyi taşıyor. Ancak mesire yerine daha önce gelenler de var, daha çok kadınlardan oluşan sıradan insanlardan bir kalabalık ortalığı “mahşer yerine” çevirmiş. Onların arasından geçerken, laf dalaşı başlar. Mahalle kadınları cazgır, “seçkinler” de onlardan cazgır. Derken elinde nevale paketleri dolu topal Hasan’a doğru bir kadın gider, “Topal askeri bir çelmede yere yıkarak devrilen eşyaların üzerine, gözü görmez bir halde atıldı. Bir dakika şaşıran değirmen meydanı ahalisi, şimdi ellerinde sepetleri ve paketleri fırlatmış kaçan teferrüce gelmişlere bakmadan, zeytinyağlı dolmaların ve kocaman beyaz ekmeklerin, kaşar peynirlerinin üzerine atıldılar, bayılanlar, ölenler oldu. Fakat doyan da doydu…”
Üç sene önce bir gazetede yayınlanmış bu hikâye, 1940 Haziran’ında Varlık’ta tekrar yayınlanınca, Matbuat Umum Müdürlüğü’nde vazifeli, Yaşar Nabi’ni deyimiyle “sanat düşmanı gayretkeş küçük bir memur” her dönemde olduğu gibi “durumdan vazife çıkararak” ihbar eder onu. Muharrir basbayağı “topal askerden” bahsederek ahaliyi askerlikten soğutmayı amaçlıyor! Anında dava açılır, Sait Faik sıkıyönetim mahkemesine verilir.
Yaşar Nabi, ölümünden sonra 1954’te Varlık dergisine yazdığı bir yazıda bu hadiseden de bahseder. Ona göre Sait Faik askerlerden, askerlikten çok korkuyor. “Gece yarıları en şüpheli batakhanelere girmekten zerre kadar yılmadığı halde üniformadan ürken bir hali var.” Bu “ürkek tabiatından” dolayı askerlikten “men edilmenin” birçok yolunu aramış, şimdi yargılanmak üzere Ankara Sıkıyönetim Mahkemesine çağırıyorlar. Yanında annesi var, yol boyunca annesi başının etini yer, “senin ne işin var yazıda çizide oğlum, bak halin vaktin yerinde, paramız var, malımız var, yazıp da ne yapacaksın, bak başın nasıl belaya girdi” diye söylenir, Sait daha da korkar, mahkeme salonunda hepten korkar. Yaşar Nabi onu teskin etmeye çalışır. Yine de harp yılları. Bu çeşit basın suçlarıyla karşılaşmamış mahkemenin nasıl bir karar vereceği belli değil... O sırada Genelkurmay Adli Müşaviri olan Münir Paşa, Yaşar Nabi’nin komşusudur. Bir gece Yaşar Nabi evine gider, ona hikâyeyi yüksek sesle okur. Sait’i yakından tanıdığını, suç işleyecek karakterde biri olmadığını, hikâyede de suç teşkil edecek bir şey bulunmadığını Paşa’ya uzun uzun anlatır. Dosya kendi makamı tarafından mahkemeye sevk edildiği için, hiç olmasa hakime, makamın bu konuda herhangi bir kanaati olmadığını bildirmesini rica eder. Paşa ikna olur. Sait Faik mahkemede beraat eder.
*
Nusret Kafdağlı nam bir muharrir, Sait Faik’in ölümünden sonra, 21 Mayıs 1954’te Necip Fazıl’ın “Büyük Doğu” gazetesinde, o duruşma anını şöyle anlatır:
“Sıkıyönetim mahkemesindeyiz. Mahkeme reisi paşanın karşısında mavi dumanlı gözleri dolu dolu, sesi boğuk, boğazında bir düğüm, otuz beş yaşlarında bir çocuk var. Böyle büyük rütbeli bir askerle, bütün hayatında ilk defa bu kadar yakın, karşı karşıya bulunuyor. Azarlanmaktan korkan, ürkek çocuk bakışları yerde, başı önünde…
‘Sen, yazdığın hikayede emirerinin ayağına çelme taktırmışsın! Emirerinin elindeki dolmalar yere dökülmüş. Bunun manası?’
Hayatı boyunca, insanların neden hiç durmadan sevişmediklerini bir türlü anlayamamış olan sanığın büzülmüş dudakları titriyor:
‘Efendim, okununca da anlaşılacağı gibi, hikayedeki vaka Birinci Meşrutiyet’te geçmiştir. Bahsettiğim emireri, o devrin…’
‘Ya!.. Demek ki sen…’
Sanığın kulakları uğulduyor, gözleri kararıyor. Söylenenlerden yalnız bir kelime duyabiliyor:
‘Bu!..’
Askeri savcının, cübbesinin yeninden uzanmış, vücudundan belki on defa daha büyük görünen işaret parmağı tekrar tekrar sanığı gösteriyor:
‘Bu!..’
‘Bu!’, Sait Faik’tir; Sait Faik, durgun deniz bakışlı çocuk… Sait ağlıyor. Süngülü iki muhafız arasında olduğu için değil, karanlık merdiven altında horlandığı için değil… ‘Bu..’ olduğu için ağlıyor.”
*
Birçok münevver, sahip çıkar ona ama en çok arkadaşı Orhan Veli’den aldığı mektup onu sevindirir. Mektubunda “... bu arada Çelme hikâyesini buldum ve okudum ve başına bu işi açanlara küfrettim. Harika hikâye azizim,” diyor şair. Sait Faik’in başına gelenleri, “solcuların” peşine takılmasına bağlayanlar da olur. Bunlardan birisi de Peyami Safa’dır. Ona göre Sait’in “Marksçıların peşinde dolaşması” onun başını belaya sokmuştur. Safa’ya cevabı Yaşar Nabi yetiştirir. Nabi’ye göre Peyami Safa bu yorumuyla “edebi günahlarına bir yenisini ekliyor”du. Şunları yazar:
“Sait Faik’in bütün eserlerini okuyun: Sınıf kavgasıyla ilgili bir şey bulamazsınız. Ama iliğimizi sömürenleri, zevksiz ve kaba sahte kibarları, ciğeri beş para etmez vurguncuları yere vurmuş, temiz halk adamlarından yana çıkmıştır. Başkalarının insanlık adını vereceği bir görüşü Peyami Safa Marksçılık sayıyorsa bir diyeceğimiz yok. Halbuki bir yazısında sosyal adalete kendisinin de şiddetle taraftar olduğunu yana yakıla anlatmıyor mu? O halde bu ne perhiz…” (Varlık dergisi. Ağustos 1954)
*
Ayda iki yüz elli lira vererek oğlunun rahat bir hayat sürmesini sağlayan annesi bu hadise üzerine Sait Faik’e hikâye yazmasını adeta yasaklar. O da yazıdan soğumuştur. Aradan iki sene geçer, bu kez de “Yürüyüş” dergisinin 11. sayısında çıkan “Kestaneci Dostum” başlıklı hikayesi başına iş açar.
Hikâyenin kahramanı Ahmet daha sabiyken annesini kaybetmiş, ninesi bakıyor ona. Bir süre hamallık yapar, tutunamaz, en sonunda kestanecilik yapmaya başlar. Ancak bir gün polis, “burada kestane satmak yasak” diyerek arabasına bir tekme atarak devirir. O da gider eroin satar ve sonunda tutuklanır.
Bu hikâyeden dolayı başına gelenleri Sait Faik, 11 Kasım 1949’da Akşam gazetesinde Sadettin Gökçepınar’a verdiği “Muharrir Neden Yetişmiyor?” başlıklı mülakatta şöyle anlatır:
“Kestaneci Dostum’ diye bir hikâye yazmıştım. Orada çocuğun mangalına tekme vuruluyordu. Ertesi gün polisten çağırdılar, kestanecinin mangalına tekme vuranı sordular. Ben ne bilirim, hatırlayamadım ki. Belki bir bekçi vurmuştur, dedim. Bari bu çocuğu bulun da okutalım, kestanecilik etmesin, adam olsun, dediler.”
Polise, yaptığının sanat olduğunu, Kestaneci dostum dediği küçük Ahmet’in bir hayal kahramanı olduğunu, buna benzer bir sürü talihsizin sokaklarda dolaştığını, bulup hepsini okutamayacaklarını nasıl anlatsın? Gazetede çıkan her şeyi gerçek sanan bir toplumun memurlarına hayatın gerçeği ile sanatın gerçeğinin farkını anlatmaya kalkışmak mümkün mü? Ben hayatı olduğu gibi değil, keyfimin istediği gibi ele alıyorum, onu yeniden yoğuruyorum, yaşanmış insanlardan yola çıksam da kendi kahramanlarımı kendim yaratıyorum, onların hoşunuza gitmeyen davranışları gerçekte böyle olduğu için değil ben istediğim için öyle olduğunu nasıl anlatacaktı?
O hayattan gözlediği şeyleri onları olduğu gibi aktarmak için gözlemiyor, onlardan ip ucu elde edip kendine göre hikayeler uydurmak için gözlüyordu. Amerikan Kolejlileri Yıllığı’nda kendisiyle yapılan bir mülakatta, “Hikayeleriniz yaşanmış vakalar mıdır, yoksa hayal mahsulü müdür?” sorusuna şu cevabı vermişti:
“Vakalar yaşanmış değildir, onları ben hayalimde yaşatırım.”
“Birahanedeki Adama” hikayesinde bu fikrini daha açık yazmıştı:
“Sokakta, bir dükkânda, kalabalık bir yerde durup herhangi bir adamın yüzüne bakarak hayatının hiç olmazsa bir kısmını hikâye etmek mümkündür, hülyasına kapılırım.”
“Bilmem Neden Böyle Yapıyorum” hikayesinde de kahvede gördüğü ihtiyar bir adama bir memleket uydurur:
“Ben ona, Türkiye haritası içinde, doğum yeri olarak Van şehrini seçmiştim. Oralı mıdır değil midir, beni zerre kadar ilgilendirmez. İstanbullu ise, değil de Balıkesirli ise: ‘Yanlış beybaba, unutmuşsun. Sen Balıkesirli olamazsın, sen Vanlısın. Bırak şu yalanı! Beğenmiyor musun? Benim hayalimdeki Van Gölü’nü bir bilsen…”
Sait Faik, hikâye yazmaz, hikâyeyi yaşayan bir yazardı. Cumhuriyet gazetesinde, Mart 1953’te “Sait Faik’le Görüşme” başlıklı yazısında Yaşar Kemal şunları yazar:
“…Ona Kadıköy İskelesi’nin kanepelerinde rastladım.
‘Ne var ne yok Sait?’ dedim, ‘hikâye yazıyor musun?’
‘Yok’ dedi, ‘yaşıyorum’.
Hüzünlü ılık, insan sevgisi dolu hikayelerini Sait yazmaz, yaşar.”
Hakkı Süha Gezgin’in yazdığına göre Sait Faik “Medarı Maişet” adını çok seviyordu, bir uzun hikayesine isim yaptı, roman diye, annesinin parasal desteğiyle yayınladı. Kitap dağıtıma çıktığı sırada Bakanlar Kurulu kararıyla yasaklandı. Yayıncı Burhan Arpad, toplatılan kitapların tümünü polise teslim etmedi, ellilik bir paket sakladı. Ancak aramalar sıklaşınca Arpad onları da yaktı. Sait Faik tekrar mahkeme karşısına çıktı. Üç beş kuruş kazanalım derken, iki bin lira mahkeme masrafı ödedi. Bu kez suçu kendi deyimiyle “hayatı toz pembe” görmemesiydi. Romanında, rahat etmek için suç işleyip hapse giren birkaç kişiyi anlatıyordu.
İlk suçu “halkı askerlikten soğutmak”, ikinci suçu da “halkı hayattan soğutmak”tı herhalde.
*
Yaşadığı bu saçmalıklar üzerine, biraz da annesinin “tavsiyesiyle” bir daha yazı yazmamaya karar verir. “Haritada Bir Nokta” hikayesinde kendisine benzer bir kahramanın başından geçmiş gibi yazar yaşadıklarını. Her şeyden uzaklaşmak için adaya giden bir adamın hikayesidir bu hikaye.
“…Bir motor beni alıp büyük şehirlere götürmüştü. Yaşamıştım. Cebim para görmüştü. Kadın görmüştüm. Şehvet tatmıştım. Kumar görmüştüm. Hırsızlık, mahpushane görmüştüm. Kerhane görmüştüm. Yankesicilerle, hırsızlarla arkadaşlık etmiştim. Sulanmışlar, sulanmıştım. Aç yatmıştım. Para çalmıştım. Irza geçmiştim. Sevmiş, sevilmemiştim. İşte bitkin, işte yorgun, işte hepsini, hepsini yitirmiş, gittiğim motorla geri dönmüştüm.Şimdi namuslu insanların arasında başım önüme eğilmiş, gülmeden, eğlenmeden, müsamaha dolu, kötülüğü göz kırpışından anlayınca cesaretten canavar kesilecek bir insan haliyle sessiz, sakin, ağzına vur lokmasını al bir halde balığa çıkacak, iyiliklere hasret duya duya ömrümün sonunu, burada kesik bir son nefesle bahtiyar bitirecektim.”“(…) Hiçbir zaman damla damla, dakikaları duya duya, sıkıla patlaya; rüzgarı, balığı, denizi, ağı seve seve, ölümü beklediğimi bilemeyeceklerdi.”
Ama işte, adaya sığınmak da kurtuluş değil. “İnsan aç kalmaya görsün, inançlarını bile yer” demişti Albert Camus. Sait Faik’in kahramanı da (belki kendisi) “seyirci sıfatıyla” aralarına yerleştiği “namuslu” insanların, iş ekmeğe gelince nasıl birer “namussuza” dönüştüğüne şahit olur, kötülüğün nasıl bir anda sıradanlaştığını görür.
Dülger avına çıkmış teknede avdan dönen balıkçılar var. Adaya dışarıdan gelmiş, işsiz güçsüz bir adam da var orada, yardıma gelmiş, belki bir balık ona da verirler de karnını doyurma beklentisi içindedir adam. Balıklar pay edilir adaletsizce ama onun payına hiçbir balık düşmez. Üstüne üstlük azar işitir, “Biz onu yardıma çağırmadık ki” der balıkçılar.
Olan bitene şahit olan yazar anlatıcı, belki de Sait Faik, bu duruma pek üzülür. Oysa onun gözünde, sığındığı ada halkı namuslu, dürüst, adil insanlardı, onları öyle hayal etmişti en azında. Hayali işte tam o sırada büyük bir gürültüyle kırılıp paramparça olur. Oysa, o balıkçıları merhametli biliyordu, o işsiz güçsüz, aç sefil adama bir balık verebilirlerdi ama vermemişlerdi işte.
Hikâye, edebiyat tarihine geçen şu muhteşem paragrafla bitiyor: “Söz vermiştim kendime; yazı bile yazmayacaktım. Yazı yazmak da bir hırstan başka ne idi? Burada namuslu insanlar arasında sakin, ölümü bekleyecektim; hırs, hiddet neme gerekti? Yapamadım. Koştum tütüncüye, kalem kâğıt aldım. Oturdum. Adanın tenha yollarında gezerken canım sıkılırsa küçük değnekler yontmak için cebimde taşıdığım çakımı çıkardım. Kalemi yonttum. Yonttuktan sonra tuttum öptüm. Yazmasam deli olacaktım.”
*
İnsanlığın vicdanını temsil eden büyük yazarlar böyledir işte.
Yazmazlarsa deli olurlar.
*
Yararlanılan Kaynaklar
Cevdet Kudret, “Türk Edebiyatında Hikâye ve Roman”, Kapı Yayınları
Sait Faik, “Bütün Eserleri”, YKY
Tahir Alangu, “Sait Faik İçin”, Yeditepe Yayınları
Fethi Naci, “Sait Faik’in Hikâyeciliği”, YKY