Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Anasayfa Özel İçerikler Mesut Yar Vurgunu vuran da düşünmeli...
        Sesli Dinle
        0:00 / 0:00

        Şu güzelim dünyayı birbirimize zindan etmek için sanırım bir hayli gayret gösteriyoruz. Acıyı ve acıtmayı seviyoruz. Üstelik kimse üzerine sorumluluk da almıyor. Vur vurgununu gitsin!

        Neyse, yine ortak bir derdimizi cümleye dökeyim. “Dışarda yemek- içmek artık lüks oldu”. Ve istisna gibi bir durum da yok. Yani ucuz bir mekân. Müdavimlerine bile adisyonla bıçak çekilen adreslerin çağındayız artık…

        ***

        Bu zaten malumun ilamı, dolayısıyla itiraz edecek kimsenin de olduğunu sanmıyorum. İşin ilginci esnaf da itiraz etmiyor…

        Hatta son zamanlarda bunu medyada sıklıkla dile getiren tüketiciye “alışacaksınız” diyen meslek örgütü yöneticileri hesap almaktan hesap sorma tarafına arsızca geçebiliyor. Fikir yönetecekken algı yönetmek bizim artık en büyük zaafımız ve karanlık yüzümüz…

        ***

        “Maliyetler arttı” bir yere kadar ikna edici bir mazeretti. Sonra bir gün yurt dışında aynı menüyü yarı fiyatına yiyen vatandaş da haklı olarak sordu; “Yunanistan’da, Almanya’da, İspanya’da mekânlar maliyetsiz mi işletiliyor?”…

        Birçok ülkede vergi oranları bizdekinden bir hayli yüksek, basit bir aramayla ulaşabilirsiniz bu bilgiye. Kiralar desen, seçtiğin coğrafyaya göre uzaya çıkmış oralarda da. Ucuz işçi çalıştırmak gibi bir lüksleri de neredeyse hiç yok…

        ***

        Peki, eloğlunun müşterisine bizdekinin yarı fiyatına yedirdiği rakamlar nasıl sabit kalabiliyor?

        Çünkü oradaki tedarik zincirinde; en küçükten en büyüğe doğru bizdeki gibi çok yüksek karlılığa odaklanmış bir ticari anlayış yok. Çünkü oralardaki toptancılar kafasına göre yapıştırmıyor fiyat etiketlerini. Son tüketiciye ulaşana kadar 10 misline gelmiyor fiyatlar. Ayranı eloğlu pek bilmez ama bilse de 15 liradan alıp 80 lira yazmaz kutusuna…

        ***

        Meselenin ismini doğru koymak bu yüzden önemli sevgili okur. Bakın dönerin yüz gramı 400 liradan satılıyor. Yani kilosu 4000 TL, düş yanlıkların maliyetini; 3500 TL.

        Karkas eti 500 liradan alan dönerci kardeşim diyelim ki 4000 liradan sattığı etin yüzde 50’sini maliyet giderlerine harcasa bile masadaki tabaktan yüksek karlılık sırıtıp duruyor müşterinin suratına…

        Ha, bir de bunu seyyar arabalarda saydığım masraf kalemlerinin yanından bile geçmeden aynı fiyata satan esnaf kardeşim var ki “herkes büyük ekmeğin peşinde” diyerek girmeyeyim hiç o sokaklara…

        ***

        Kontrolü devletten beklemek faslını çoktan geçtik. Özdenetim mekanizmasının eşiğini geçeli de uzunca bir zaman oldu. Bu durumda halkın sorgulama hakkına muhatap olacak bir merci bulmak da meselenin büyüğü oldu. E, oradan da “alışacaksınız parmak arası terlikliler sizi” diye cızırtılı bir beyan gelirse; “o zaman bunu yakın zamanda seri halde batacak olan meslektaşlarına sen anlat” yanıtını patlatır müşteri de. Darılmaca filan yok…

        Geldik mi yazının başına. Tekrar buraya yapıştırmaya gerek yok paragrafı. Bir son söz ekleyelim. Vurgun vuranı da vuran bir bumerangdır!

        ***

        Sığınaklar ve sığınacak limanlar!

        Memleket gündemine aniden giren sığınak meselesine de değinmeden olmaz. Durumu iki yıl önce Çevre Şehircilik Bakanı Murat Kurum dillendirmiş üst yönetim ve kabineye…

        Sonra üst üste gelen depremler, doğal afetler, dünyanın ve coğrafyamızın içinde bulunduğu savaş psikolojisi 1940’lı yıllardan beri ötelenip duran meseleyi geldi yine masanın üstüne koyuverdi geçtiğimiz hafta

        Büyük Marmara depreminden sonra toplanma alanları meselesine hassasiyetle eğildi hükümetler. Neden sonra o alanların sürekli taşındığını ve her taşınmada da azaldığını gördük. Bir de baktık ki alan da veren de kalmamış. Neyse…

        Şimdi olmazsa olmaz bir noktadayız çünkü geçtiğimiz kabineden 81 il için acil planlama ve eylem kararı çıkmış…

        “Zararın neresinden…” diyerek lafa başlamadan, tam sırası şimdi diyorum. Ha bu arada durumu yüksek irtifadan önce planlayıp vaziyet alanlar da var. Misal, Emrullah Turanlı

        KKTC Ercan Havalimanının yapımını bitirdikten sonra kendisiyle laflamıştık yeni projeleri üstüne. O zaman ilginç bir bilgi notu düşmüştü…

        “İstanbul’un yer kabuk yapısının Japonya ile ciddi benzerlikler taşıdığını ve depremsellik üzerinden yapılacak kent mimarisinde Japon modellemesinin örnek alınması gerektiğini” söylemişti…

        Üzerinden çok uzun süre geçmedi ve önceki gün Şişli’de afet ya da Maazallah olası bir savaş durumunda 550 bin kişiye 2 yıl boyunca güvenli sığınak sağlayacak şekilde tasarlanmış bir kent modelini hayata geçirdiğini öğrendim…

        Bir sığınak da olması gereken uyku tulumundan battaniyesine, yemek üretim alanlarından çalışma ofislerine kadar her ayrıntının düşünüldüğü modelin 9 ve üstü şiddete dayanıklı teknoloji ve mühendislik çözümleri de dikkatimi çekti

        Daha da önemlisi bu alanın taşınma riski yok artık. Bu yüzden vaziyet alma konusunda hemfikir olan yetkililere ciddi bir prototip var artık İstanbul’da…

        Toparlayacak olursak; memleketinin meselesini kendi meselesi olarak gören kim varsa bilaistisna selam ederim. Sığınacak vicdan limanıdır bana göre hepsi…

        ***

        Genç kalmaya yemin etmiş!

        Sevgili Güntay Şimşek’in havacılık endüstrisi üstüne yazdığı her kelimeyi dikkatle takip ediyorum. İstikbalin göklerde olduğuna inananlardanım çünkü…

        Bu arada hava ulaşımının Türkiye için hem yerli hem de uluslararası pazarda ciddi bir teveccüh gördüğünü de söylememe gerek yok. Uçak bilet fiyatları söylüyor zaten her şeyi…

        Neyse. Havadaki güçlü markaların arasındaki rekabet koşusuna yeni katılmasına rağmen hızlı yol almayı başaran AJet stratejik tercihleriyle de dikkat çekmeye başladı

        Türkiye’nin en genç markası olmasına rağmen, filosunu gençleştirmek meselesinde ciddi yatırımlar yapıyor. Bu menzilde 4 yeni Boeing 737-8 MAX filosuna katmış, 2026 hedefi ise 45 uçak daha

        Ha, dikkat çeken bir ayrıntı da uçak koltuklarının Miligram adı verilen yerli koltuklardan monte edilmiş olması.

        Daha da önemlisi şirketin ufkuna koyduğu stratejik menzil gibi geldi bana. O da “Ankara + (Plus) Projesi” ile Başkent ve çevre illerinin turistik anlamda çekim merkezi haline getirmek ve bunu Ankara’ya 25 başat ülkeden aktarmasız seferlerle gerçekleştirmek…

        Ulusal rekabetin yanı sıra Türkiye’nin böyle lobi gerektiren işlere de alan açarak dünya çapında sürdürülebilir bir kaptan şapkasını takacağına inanıyorum…

        Tüm markalarımızın kanatları rüzgarla dolsun!