ABD önderliğindeki Batı Bloku ile Sovyetler Birliği önderliğindeki Doğu Bloku arasında, 1947 sonrası oluşan iki kutuplu döneme soğuk savaş adı verilmişti.
Sovyetlerin 1991’de dağılmasıyla iki kutuplu yapı, ABD’nin tek kutbuna dönüştü…
Bunun Washington açısından önemli bir diğer tarafı da ABD’nin 5. Başkanı James Monroe tarafından 1823’te çizilen yol haritasına uygun olmasıydı.
“Monroe Doktrini” adını alan, eski ile yenidünyanın farklı sistemlerinin bulunduğuna işaret eden 4 maddelik yol haritasının ana aksı ABD’nin Avrupa’nın iç işlerine karışmama üzerine kuruluydu.
En önemli maddesi de en sondaydı; buna göre “bir Avrupa gücünün Batı Yarımküre’de oluşumu ve bir başka ulusu kontrol etme girişimi ABD’ye karşı düşmanca eylem olarak” kabul görecekti.
Bu ilkeler Birinci Dünya Savaşı ile altüst oldu; ABD Avrupa’nın bırakın iç işlerine karışmasını, diplomasi ve güvenlik alanlarındaki politikalarının belirlenmesindeki en önemli faktör haline geldi.
Avrupa Birliği, kendi güvenlik gücünü oluşturma konusunda adım atmaya başladığında da ABD anında tüm unsurları ile devreye girip olmaması için elinden gelen gayreti gösterdi.
AB ORDUSUNU YIKMAK İÇİN…
Çatışmalarda üçüncü yılına girilen Ukrayna Rusya savaşı da bunun sonucunda inşa edildi…
Çünkü Avrupa’nın NATO dışı kendi güvenlik teşkilatını kurmasının getireceği yük belliydi; o nedenle bundan caydırılması lazımdı…
Her zamanki gibi Rusya korkusuna başvuruldu.
ABD, Rusya’nın Gürcistan’a ve Kırım’a müdahalelerinde etkili bir karşı duruş sergilemek yerine izler pozisyonda kaldı.
Rusya’nın Kırım işgalinin ardından Ukrayna’nın yanında durup pozisyon almak yerine, Moskova’nın ilerlemesini bekledi...
Sonuçta Rusya’nın bir gün kendisini de işgal edebileceğinden korkan Avrupa hızla NATO’ya döndü...
Düne kadar bütçe ayırmayan ülkeler, milli gelirlerinden önemli pay ayırmak için harekete geçmekle kalmadı, Ukrayna’ya silah yardımında bulunurken, savunma için gidecek askerleri belirlemek için de kolları sıvadı.
ABD yarattığı “güvenliksizleştirme politikası” ile öcü gösterdiği Rusya ile AB’yi kendi yörüngesine tekrar çekerken, arzu ettiğini de yaptırmış oldu…
Şimdi de döndü Rusya ile iş tutuyor…
SÜVEYŞ KRİZİNDE BİRLİK OLDULAR
O denli ki BM Güvenlik Konseyi’nde önceki gün Ukrayna konusunda yapılan oylamada Moskova’nın yanında oy kullanırken, Avrupa ile ters düşmekten de kaygı duymuyor.
Aslında ABD’nin Rusya ile kol kola girdiği bu tür davranışlarını yadırgamamak lazım.
Çok benzer süreç 1956’da Süveyş Kanalı Krizi sırasında da yaşandı...
Mısır Başkanı Nasır’ın Süveyş Kanalı’nı kamulaştırma istediği karşısında Fransa ve İngiltere’nin ülkeye asker çıkarmasına karşı ABD ve Sovyetler birlikte cephe aldı.
Soğuk Savaş’ın en keskin döneminde iki süper gücün birlikte hareketine ilk kez tanıklık edilmesi Avrupa’yı endişelendirmedi değil…
Ancak Washington’un istediği oldu, Moskova’nın nükleer tehdidi Paris ve Londra’yı kendi başına harekata girişmemeyi öğrenmesine, tekrar ABD’nin yanında pozisyon almasına yetti.
KÖRFEZ VE SURİYE SAVAŞINDA DA BERABER HAREKET ETTİLER
Benzer bir süreci 1989’da başlayan ve 2004’de de ikincisine tanıklık edilen Körfez Savaşı döneminde gördük.
ABD, Irak lideri Saddam’ın yıkılması döneminde de Rusya ile hareket ederken, Avrupa’ya dirsek gösterdi…
Bir benzerini de Suriye savaşı sırasında yaşadık; iki süper güç ülkenin iki yanında birbirlerinin ayağına basmadan dilediklerini almakla meşgul oldu.
O nedenle BM’de önceki gün Washington bugün Ukrayna’da olanlara şaşırmamak gerekiyor.
Çünkü ikisi İkinci Dünya Savaşı öncesinde herkesin savaşta olduğu, ama bir tek mermi atmadığı dönemde yaşandığı gibi “Sahte Savaş (Phoney War)” veya diğer adıyla “Dandik Savaş” oyununu oynuyor.
Bir anlamda Komin İttifakının dayandığı temel de tamamen duygusal…
Oyun, Ukrayna’nın nadir elementlerinin kimin tarafından işleneceği, ABD’nin savaş döneminde Rusya’dan çekilen şirketlerinin kazançlarının nasıl karşılanacağı üzerine kurulu...
Bu fikri Trump ve ekibinin kafasına sokan da bir Oligark, Rusya’nın Yatırım Fonu’nun başında olan Kirill Dmitriev’den başkası değil...
Beyaz Saray’ın tüccarlardan oluşan yeni kabinesini Suudi Arabistan’daki görüşme öncesi ikna etmiş…
ABD’li şirketlerin Ukrayna savaşı nedeniyle Rusya’dan çıkarak 324 milyar Dolar civarında kayba uğradıklarına inandırmış.
O nedenle Trump’ın önceki gün Beyaz Saray’da Fransa Cumhurbaşkanı Macron ile görüşmesinde harcamalar konusu açıldığında elini sallamasının gerisinde de bu durum yatıyor.
PUTİN’DEN NADİR ELEMENT HAVUCU
Trump kayıp gördüklerini geri almak istiyor; jandarmalığının bedelinin de ödenmesini arzu ediyor.
Bu konuda en büyük destekçisi de Putin…
Nitekim Putin, önceki gün bir Rus televizyonuna verdiği demecinde Trump’ı cesaretlendirmekten geri kalmayıp şunları söyledi:
“ABD şirketleri Rusya’da kazançlı iş anlaşmaları yapabilir, hatta Ukrayna’da nadir elementlerin birlikte çıkarılmasına da yardımcı olabiliriz…”
Orada da kalmadı, Rusya’daki nadir element yataklarının Ukrayna’dan bir kat daha fazla olduğuna dikkat çekerek, “Amerikalı şirketler dahil olmak üzere, yabancı ortaklarıyla da çalışmaya hazır olduklarını” açıkladı.
Trump’ın savunma bütçelerini Çin ile birlikte azaltmaları çağrısına yanıtını da geciktirmedi, öneriyi olumlu bulduğunu belirtip ekledi:
"Bana göre fikir iyi: Amerika Birleşik Devletleri yüzde 50 azaltacak ve biz de yüzde 50 azaltacağız ve Çin Halk Cumhuriyeti isterse katılacak…”
Bu aşamada, “O eşsiz bir konumda” dediği Trump’a övgüsünü de esirgemedi, Rusya’nın ekmeğine yağ sürdüğüne ilişkin AB içinden gelen eleştirilere karşı da göğüs gerdi:
“(Rusya’nın ekmeğine yağ sürüyor mu?) Hayır… Mevcut duruma rasyonel bir yaklaşım sergiliyor. Sadece ne düşündüğünü söylemiyor, ne istediğini de söylüyor…”
GÖNLÜNDEKİ BAŞKAN GENERAL ZALUNHNY…
Putin de Trump gibi Ukrayna Devlet Başkanı Zelenski’ye yüklendi.
Hatta, Ukrayna’nın meşru Cumhurbaşkanı’nın savaşın ilk yıllarında en üst düzey askeri komutan olan bugünkü Londra Büyükelçisi General Valery Zaluzhny olması gerektiğini söyledi.
Zelenski’den çok daha popüler olduğuna vurgu yaptı.
Bu da gösteriyor ki Trump ve Putin, Zelenski’yi götürme konusunda anlaşmakla kalmamış, yerine gelecek olanı da bugünden tespit etmiş…
Bunlar eskiden gizli kapaklı, perde gerisinde, ülkelerin devrin devletlerinin teknokratları ve diplomatları eliyle yapılırdı.
Şimdi çekinmeden açıktan sergileniyor…
Hem de Uluslararası Ceza Mahkemesi veya BM Güvenlik Konseyi’nin ne dediğine bakılmaksızın.
Adı üstünde Dandik İttifak; ne derse, ne yapsa yeridir…
*
Ahmet Sever…
ON yıllardır arkadaşlığımızı geriye doğru sorguladığımda bir şeyi hissettim.
Sadece benim için değil, hiçbirimizin üzerinde yük olmadığını anımsadım.
Tam tersine yük alırdı…
Dert ortağı olurdu…
Bunu yaparken de kendi vicdanını bir gün olsun geride tutmaz, tam tersine en önde tutardı.
Birçoklarının aksine, vicdanı kalbinin iyiliğinin önündeydi…
Çünkü adildi.
Son karşılaşmamızda, kendisinin de çok haz etmediğin bildiğim birisi hakkında masadaki bir arkadaşımız laf edince her zamanki gibi o muhteşem bakışını attı.
“Masada olmayan biri hakkında neden konuşuyorsun; bir şey diyeceksen git yüzüne söyle…” dedi.
Arkadaşımıza küstü ve uzun süre konuşmadı…
Ahmet Sever, on yıllar önce Brüksel’de tanışıp, Ankara ve İstanbul’da devam eden dostluğumuz süresince de bu tutumunu bir gün olsun eksik etmedi.
Soyadı gibi insan olanı hep sevdi…
Hak yolun açık, ruhun revam, devrim daim olsun arkadaşım…
Senin cümlenle söyleyeyim…
Bu ölüm “sana hiç yakışmadı…”